Category Archives: mevlana

Mesnevi’den Pedagojik Telkinler

 
 RÖPORTAJ: FAHRİ SARRAFOĞLU
Lise yıllarından itibaren sekiz kez okuduğu Mesnevi’nin iyi bir pedagoji kitabı olduğunu fark eden Yıldız Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Süleyman Doğan, tespitlerini kitaplaştırdı. Doğan, Mesnevi’deki hikâyeleri derlediği “Mesnevi’den Pedagojik Telkinler” kitabını öğrencilerinin ısrarı üzerine kaleme aldı.
Doğan’a yeni kitabı ile ilgili şu soruları sorduk:
Neden Mevlana’dan örnekler diye soruma başlamak istiyorum, Mevlana’yı seçmenizin önemli bir sebebi var mı?
Bir kere Mevlana içimizden biridir. İnsan önce kendini yani kendi dünyasına şekil veren şahsiyetleri bilmesi icap eder. Benim Aksaraylı olmam itibariyle de toprağımdan olan biri. Yani özel bir yakınlığımda var. Hiç şüphesiz Hz. Mevlânâ, dünyada farklı din ve kültür mensupları tarafından da tanınan ve kabul gören önemli bir ilim insanı. Eseri Mesnevi-i Şerif bugüne kadar birçok dile çevrilip, dünyanın çeşitli yerlerine ulaştı. Bu kıymetli kitap okuyucusunu kendi iç dünyasında bir yolculuğa çıkarır ve herkes onda farklı manalar bulur.
Peki, size göre Hz. Mevlana kimdir?
Hz. Mevlânâ’nın hoca yönü var. Birçok eğitimcinin de ondan alacağı pek çok ders var. Hz. Mevlânâ, Mesnevi’de özellikle insan yetiştiren öğretmenler için formüller vermiş. Mesela ok ve yay münasebeti. Hz. Mevlânâ öğrenciyi oka, hocasını ise yaya benzetiyor. Ok ve yay düzgün olmazsa hedefine varamaz, o yüzden hepsi düzgün olmalı diyor. Keza bal ve süt örneği de aynı şekilde. Öğrenciyi bala, hocayı da süte benzetip sütün içine karışan balın nasıl eridiğini anlatıyor. Dolayısıyla Mesnevi ve Divan-ı Kebir eserlerine pedagoji kitabı, Hz. Mevlânâ’ya ise pedagog denebilir.
Kitabınızdan anladığımıza göre Mevlana aslındı insanların önce kul ve insan olmasını öğütlüyor bunu biraz açabilir miyiz?
Mevlana gibi bir hazineyi istedim ki eğitim açısından da kendisinden öğrenmeğimiz pek çok şey var. Bunların başında kişinin önce kul ve insan olmasını öğütler. Mevlana’nın eserleri her seviyeden çocuklara okullarda hikayeleri açıklamalı olarak okutulabilir. Bizim ruh kökümüzü iyi tahlil eden ve problemlere karşı örneklerle hikaye edip çözüm öneren bir büyük âlim ve aşk adamıdır. Onun fikirlerinin sekiz asırdan beri taze, duru ve ilgi gösteriliyor olması onun yolunun ve membaının Hak’tan ve Hz. Peygamberimizden aldığı istikametin sonucu olduğunu bize gösterir.
Hikâyeleri seçerken neye dikkat ettiniz?
Bu kitap, uzun soluklu bir çalışmanın ürünüdür. Mesnevi’den hikâyeler seçerken, bir hayli zorlandığımı söylemek zorundayım. Zira hikâyeler, bazen bir yerden başlıyor ve hikâye içine hikâye giriyor. İç içe giren bazı hikâyeleri çıkartarak kısalttım. Çünkü 21. asırda ve internet çağında okumayla arası açılan günümüz insanları, uzayıp giden hikâyelerden bıkmakta ve hikâye okumaya fazla zaman ayıramamaktadır.
Kitapta hikâyeleri italik olarak cilt ve beyit numaralarıyla birlikte sonda verdim. Hikâyelere yorum, görüş, fikir ve telkinleri bu hikâye çerçevesinde yapmaya çalıştım. Mevlana yaşadığı dönemin iyi bir eğitimcisidir. Medresede, camide, sohbet meclislerinde hem öğretim faaliyetlerinde bulunmuş hem de manevî eğiticilik vazifesini yürütmüştür. Bütün yaşamı eğitim ve eğitsel etkinliklerle geçen Mevlana, bütün eserlerini de bu amaçla yani insanların eğitimine duyduğu ihtiyaç sebebiyle yazmış veya yazdırmıştır. Mesnevi’nin yazılış aşamasında da bu amaç açıkça görülmektedir. Özellikle öğretmen ve öğrencilerin istifade etmesi için yazılmıştır.
Bu yönüyle de Mesnevi didaktik bir eserdir. Bu kitap iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, “Mesnevi ve Pedagoji” başlığı altında Mesnevi’deki hikâyelerin eğitim metodu açısından tahlili ve Mevlana’nın eğitim yöntemi örneklerle açıklanmıştır. “Mesnevi Telkin” başlığını taşıyan ikinci bölümde ise, önce hikâyeye yer verilmiş, ardından da hikâyeye dair özgün düşünce, yorum ve fikirler ortaya konulmuştur.
Mevlana’nın mesnevisindeki ana amaç kişinin kendini bulması, kendisini tanıması diyebilir miyiz?
Hz.Mevlana insanın en uzun yolcuğunun şahsın iç yolculuğu olduğunu zikreder. Şahsi terbiyeye büyük önem verir. O ulu tasavvuf yolunun yolcusudur.
Mevlana, eğitimi bir ihtiyaç olarak gören ve eğitimin gücüne inanan biri olarak, eğitimcide bulunması gereken özellikler ve öğretim yöntemleri ile ilgili olarak ortaya koyduğu sürekli uygulama alanı bulabilecek görüşleri ile evrensel bir şahsiyet olma özelliği taşımaktadır. Mevlana modern eğitimde yer alan, “çocuğun benliğini öne çıkarma” düşüncesine ters düşmemektedir. Mevlana modern görüşten biraz daha ileri giderek, çocuğun gerçek benliğini yakalayıp öne çıkmasını istemektedir. Bu benlik, eğitim sayesinde kendini bulacak, eğitimin hür havasında, çocuğun bağımsızlık dünyasında kendini öne sürecektir.
Modern psikolojide “iç gözlem” metodu olarak adlandırılan bu metot Mevlana’da, kendini gözleme, kendini anlama ve kendini tanıma olarak yer alır. Kendine yönelme, nefisle mücadeleyi devreye sokma demektir. Kendi kendini terbiye etmenin en güzel ve geçerli yolu bireyin kendi nefsiyle mücadele etmesi anlamına gelmektedir. Kendi kendini eğitmenin bir yolu da kendi kusurlarını tespit etmektir.
Mevlana’da insan nasıl işleniyor, insanın önemi nasıl dile getiriliyor?
Mevlana, eğitimi ve eğitim uygulamalarını insan fıtratı üzerine bina etmiştir. Eğitimin merkezine insanı almış ve her şeyi ona adamıştır. Mevlana, Mesnevi’de eğitsel uygulamaların kişiye göre değişmesi üzerinde durmakta, eğitimin bireyselleştirilmesine şu cümlelerle dikkat çekmektedir. Çocuğa süt yerine ekmek verirsen zavallı yavruyu o ekmek yüzünden öldü bil. Sonra dişleri çıkınca, kendi kendine onun içi ekmek ister.
Henüz kanadı çıkmayan kuş uçmaya kalkışırsa bir yırtıcı kedinin lokması olur-gider. Mevlana, Mesnevî’deki bütün fablları, temsilleri, örnekleri, kıssaları, atasözlerini ve deyimleri eğitsel amaçlarla kullanmıştır. Bunlar konunun anlaşılmasını kolaylaştırmanın yanı sıra konuya renk katmakta ve sıkıcılığı bu yolla gidermektedir.
Kitap içinde özellikle anne-babalara dönük tavsiyelerimiz  var mı? Onların da sanırım mutlaka okuması gerekiyor ki içinde önemli bilgiler var…
Olmaz mı, elbette var. Modern bilim, yaşlılık ve çocukluk dönemini birbirine benzetir. İkisi de hassas ve kırılgan dönemlerdir. Yaşlılara şefkat ve merhametle muamele edilmeli. Çünkü bereket onların üzerindedir.” İnsanoğlunun yaşlandığında hürmet görmesi için çocuklarını yetiştirirken de dikkatli olması gerektiğini de savunuyor Doğan: “Şu zamanda kreş eken huzurevi biçer diye düşünüyorum. Çünkü bebek, anne sütü ve anne kokusuyla büyüyen bir varlık.
Yapılan araştırmalarda, insanoğlunun bir buçuk yaşını hatırladığı ortaya çıktı. Siz o yaştaki bir bebeği ağlamasına, istememesine rağmen işe gidip, kreşe bırakırsanız o zaman anne ve çocuk arasındaki o güçlü bağ gelişmez. Bu bağ kurulmadığı için de çocuk, kendi yaşadıklarının da vermiş olduğu hissiyatla ileriki yaşlarda anne ve babasını rahatlıkla huzurevine bırakır.
Mevlana’ya göre, insana en çok zevk veren metot gözlemdir. Kâinatın sahip olduğu estetik değeri ancak gözlemlerle görebileceğimizi belirten Mevlana, öğrencisine şu tavsiyede bulunur: “Güzelim sanatına bak, gönüllere gelen vahyini seyret. Tümden görüş ışığı kesil; ne gelirse bakış-görüş zevkinden gelir.” Bir şeyin aslı nazarî olarak anlatılamaz. Nazarî olarak anlatılırsa, o bilgiye dönüşmez, teori olarak kalır. Ama onu aslı gözlenirse, tüm şüpheler ortadan kalkar. Öyle ise gözlem, şüpheyi gideren çok önemli bir metot ve yoldur.
Sebepler zinciri, ancak gözlemle bizi kaynağa götürür. Eğitimciler, öğrencilerine gözlem yaparak görebilmeyi öğrencilerine öğretmelidirler. Mevlana, öğretmeni Tebrizli Şems’inden bunu istemektedir. Eğitimci öğrencisinin gözü ve görüşü olmalıdır. Mevlana, hakikate ulaşmak için gerçek olmayandan şüphe etmeyi doğru görmektedir. Descartes’ın ifadesiyle “metodik şüphe” diyoruz. Mevlana bunu asırlarca önce fark etmiş, bazen şüphenin insanı gerçeğe ulaştıracak yollardan biri olacağını savunmuştur.
Mevlana’nın eğitim anlayışında değişim hayatın bizzat kendisidir. Fert ve toplum olarak hayatı sürdürmenin, hayatta kalmanın canını teşkil etmektedir. Ona göre, değişime uğramayan ve değişime gönül vermeyen bir eğitim, fert ve toplumları yıkılmaya mahkûm eder, zehirler, kirletir ve karanlıklara gömer. Onun içindir ki Mevlana, baharın yeryüzüne getirdiklerinin bir benzerini eğitimin insan hayatında meydana getireceğini ısrarla savunmaktadır.
Değişim açısından eğitimin gücüne değinen Mevlana şu misali vermektedir: “Gübre bostanın gönlüne girip yok olur, pislikten kurtulur. Kavun veya karpuzun lezzetli olur ve lezzeti artırır. Sen de pislikten kurtulursan yücelir ve mutluluğa erersin.” Burada Mevlana eğitim yoluyla yanlış davranış sergileyen insanların doğru yola gelebileceğini işaret etmektedir
Kitap her yaşın okuması gereken bir kitap diyebilir miyiz bu arada gençlerin de elinden düşürmemesi gereken bir kitap hatta öğretmenlerimizin de özellikle okuması gerek…
Bu kitap her seviyeden insanların okuyup anlayacağım bir şekilde kaleme aldım. Elbette öğrenciler, öğretmenler ve ebeveynlerin de okuduğunda anlayacağı ve bundan ibret alacağı hikayeyi bulacaklardır. Sade bir dil kullandım ve adeta bir Mesnevi okuma kitabı gibi de algılanabilir.
“Mesnevî Kültürü” kültürümüzün temellerindendir. Eğitim, sanat, dinî ve sosyal hayatımızın hemen her safhasında Mesnevî ve Mevlana izlerini bulmak mümkündür. Mevlana’nın hemen her inancını dile getirirken kullandığı argümanlar, onun güçlü ve özlü bir bilgiye, derin bir hikmete, günlük hayattan sade ancak meselenin bamtelini yakalayan hassas bir çağrışım kabiliyetine, kuvvetli bir çözüm gücü ve duyguya, yer yer empatik, psikolojik tahlillere, derin bir sezişe, orijinal görüş ve buluş kudretine ve eleştirel bakış tarzına sahip güçlü bir sima olduğunu göstermektedir.
Kendine özgü, orijinal fikirlerinin yanında, genel çizgi itibariyle düşüncelerine İslam tasavvufundan referanslar gösterilebileceği kabul edilebilir. Kâinattaki varoluşu fena haliyle elde edilen birlik şuuruyla izah eder. Kötülük problemi karşısında tavrı ne tam optimist ne de tam bir pesimisttir.
O, kötülüğün realitesini inkâr etmemesine rağmen, kötülük ve iyilikle ilgili hükümlerimizin çoğunun izafi olduğuna dikkat çeker. İslam düşüncesindeki insanın sonsuzluk mahiyetini ruh kelimesiyle temsili Mevlana’da da görülmektedir. Mevlana da insanı makro âlemin, mikro bir nüvesi olarak görür ve onun potansiyelini ve hedefini sûfî düşüncesindeki insan-ı kâmil kavramıyla izah eder.
Son olarak okuyucuya dönük mesajımız nedir hocam?
Mevlana, Mesnevî’nin daha bağlanıcında insanın eğitime duyduğu ihtiyacı belirtir ve eserini bunun üzerine temellendirir. İnsan dünyaya bu hamlıkla ve noksanlıklarla gelir. Mevlana’nın amacı da bu eksikliklerin giderilmesi ve insanın hak ettiği değeri kazanmasıdır. Mevlana‘da eğitimin amacı, insanın eksikliklerini gidermesi ve sahip olduğu yetenekleri mükemmel hâle getirerek Allah’a yakın olmasıdır.
İslam bilgesi Hz. Mevlana, ölümsüz eseri Mesnevi ile asırlardan beri insanlığın aklını ve kalbini aydınlatıyor. Onun bilgi ve hikmetle yoğrulmuş ışığı, sayısız yazar ve ozana ilham kaynağı olmaya devam ediyor. Günümüze kadar birçok dile çevrilen Mesnevi, evrensel değerler hazinesidir. Böylesine bir hazinenin insanlığa ahlak, eğitim ve pedagoji açısından yararlı olması için bu kitap yazıldı.
Mevlana’nın eserlerinden anlaşılıyor ki, kendisi iyi bir pedagog, Mesnevi adlı şaheseri de bir ahlak ve pedagoji kitabıdır. Mevlana, yaşadığı dönemin yenileyicisi ve etkin bir eğitimcisidir. Mevlana, yetkin kişiliğiyle medresede, camide, sohbet meclislerinde hem öğretim faaliyetlerinde bulunmuş hem de manevi eğiticilik vazifesini yürütmüştür.
Mevlana, eğitimin insanın yaratılış gerçeği üzerine kurulmasını, kişilerin tabiatlarındaki sanat ve hünerleri geliştirmesini ve onların olgun gönüllerinin hizmetine sunulmasını istemektedir. Mevlana iyi bir cemiyet adamı olması münasebetiyle eğitim ve iletişime olduğu kadar terbiye ve hoşgörüye de ayrı bir önem vermiştir. Mesnevi’den Pedagojik Telkinler isimli bu eserin kaleme alınmasındaki gayem; kişinin bu irfan hazinesinden gereği gibi zevk alması, ruhen aydınlanması, manen huzura kavuşmasıdır.

Mevlana Rumi’den (IV)

(© flickr.com)

Sen su değilsin, sen toprak değilsin. Sen bambaşka bir varlıksın. Balçıktan yaratıldın ama, balçık değilsin. Sen toprak dünyasından dışarıdasın ve aslına doğru yolculuktasın. Kalb, şu fani beden bir arktır. Can o arkda akan ab-ı hayattır. Sen bulunduğun yerde, senliğinde kaldıkça, bu ikisinden de habersizsin.

Eğer sen, can konağını arıyorsan, bil ki, sen cansın. Eğer bir lokma ekmek peşinde koşuyorsan, sen bir ekmeksin. Bu gizli, bu nükteli sözün manasına akıl erdirirsen, anlarsın ki, aradığın ancak sensin sen.

Ab-ı hayat, bizdeki ilahi emanet, su ve topraktan yaratılmış olan şu balçık ten içinde gizlenmiştir. Bu yüzden görünmemektedir. Nefis de, gönlün kapısına mühür vurmuştur, sevgiyi hapsetmiştir. Sen o mührü kopar ve sevgiyi kurtar. Kimden korkuyorsun? Kimden utanıyorsun? Sen, böylece gönlünü kurtar, onun görünmeyen yoluna düş, gerçek sevgiyi bul.

Ben, kendini bilen ve gönlünü her zaman yanlıştan kurtaran kimsenin kuluyum, kölesiyim. Onlar, kendi zatlarından, kendi sıfatlarından bir kitap meydana getirirler de, o kitabın fihristisinin adını “Ene-l Hak” koyarlar.

Bensiz, bizsiz olduğu halde hoş olanın, benlikten kurtulduğu için mutlu olanın kulu, kölesiyim. Şikayet etmeden, kimseye yük olmadan, kendi acıları ile başbaşa kalarak, yalnızlıktan hoşlanan kişinin gamı ile arkadaşım.

Herhangi bir kimsede, gizli bir aşk derdi yoksa, o yaşıyormuş gibi görünse de, onun gönlü ve canı yoktur. O adeta, gezen, dolasan bir ölüdür. Eğer aklin varsa, git de Hak’tan dert iste, çünkü dertsiz olmaz, aşk derdine düşmemek imkansız bir hastalıktır.

Şu yalnızlık, binlerce candan, binlerce kişi ile beraber olmaktan daha hayırlıdır. Bu hürlük, dünya mülküne sahip olmaktan daha iyidir. Hak ile az bir zaman halvette yalnız kalmak, candan da değerlidir, cihandan da, şundan da, bundan da daha değerlidir.

Havaların bulutlu, yağışlı olduğu günlerde, dostların bir arada toplanıp oturmaları gerekir. Nasıl ki, güller bir bahçede öteye beriye serpilmiş olarak değil de, bir arada toplu olarak bulundukları zaman bahçeye güzellik ve ihtişam verirler, birbirlerini adeta tazeleştirirlerse, dostlar da bahar mevsiminde bir araya gelince gençleşirler.

İstiyorum ki, gönlüm onun derdi ile anlaşsın, arkadaş olsun. Gönlüm, onun derdini elde ederse ne iyi olur. Ey aşık gönül, aklını başına al da, onun verdiği derdin değerini bil, onun gamını yakala, bağrına bas. Onun derdinin dert değil, bizzat kendisi olduğunu anla.

Gönlümü aşk gamına düşüreceğim. Canımı senden gelen bela okuna hedef yapacağım. Allah’ım senin aşkınla harcanmayan ömrümü, bugün gönül kanı ile kaza edeceğim.

Eğer sen, Hak yolunda yürürsen, senin yolunu açarlar, kolaylaştırırlar. Eğer Hakk’ın varlığında yok olursan, seni gerçek varlığa döndürürler. Benlikten kurtulur, alçakgönüllü olursan, o kadar büyürsün ki, aleme sığmazsın. İşte o zaman, seni, sensiz, sen olmaksızın sana gösterirler.

Aşk ezelden beri vardır. Sonsuza kadar da sürecektir. Aşkı arayanlar, aşık olmak isteyenler sayısız olacaktır. Yarın kıyamet kopup da her şey açığa çıkınca, aşık olmayanların, Hakk’ı candan sevmeyenlerin, ibadeti gösteriş için yapanların ilahi dergahından sürüleceği görülecektir.

Ey dünyada dönüp dolaşan ermiş kişiler! Her güzele neden böyle hayransınız? Şu dünyada arayıp durduğunuzu, bir de kendinizde arasanız ne olur? Onu, kendinizde arayınız, kendinizde bulursunuz.

Bizim topraktan yaratılmış olan bedenimiz, göklerin nurudur. Bazen bizim hakikate varmak, Hakk’ı aramak hususundaki canlılığımızı, çevikliğimizi melekler kıskanır, manen üstünlüğümüze, ruhi temizliğimize hased ederler. Bazen da, hayasızlığımızdan, kötülüğümüzden şeytan kaçar.

Sevgilinin vefakarlığı ne kadar hoştur, onun vefalarında ne zevkler vardır? diye sordular. Onlara dedim ki: Onun vefalarından haberim yok. Bence onun cefaları, nazları hoştur.

Gönlünü yakıp yandıran birisi varsa, eğer için gizli bir sevginin hevesleri ile dolu ise, bu tatlı yanışın mutluluk olduğunu bilmek gerekir. Feryadın, eğer gönlüne bir ferahlık veriyorsa, onu ilahi bir lütuf bil, o feryadı, her nefesine arkadaş etmeye bak.

İnsaf et, aşk güzel bir iştir. Onun bozulması, güzelliğini kaybetmesi, tabiatın kötü niyetli oluşundandır. Sen kendi şehvetini aşk diye adlandırmışın, ona aşk adını koymuşsun. Halbuki, şehvetten kurtulup, aşka ulaşabilmek için uzun yollardan geçmen gerekir.

Berrak, duru sudan dahi temiz bir aşkım var. Bu aşk oyunu, şehvet ile ilgili olmadığı için bana haram değildir. Aşk, başkalarını şekilden şekile sokar, halden hale kor. Halbuki, bu benim aşkım gelip geçici olmadığı gibi, sevgilime de zeval yoktur, O ölümsüzdür.

Ey güzellikte tek olan, eşsiz sevgili, nasılsın? Beni yüzlerce kez kendi benliğimin dışına çıkardın. Seni tanıdığım ve bildiğim günden beri, bütün bildiklerimi ve gördüklerimi bana unutturdun.

Belalar yağdıran aşk daha güzeldir. Aşkın getirdiği belalardan sakınan, korkan kişi, aşık değildir. Aşk işinde mert kişi odur ki, aşk ateşi canına düşünce, uğrunda canını verir, canından geçer.

Aşıklık sözünü ilk önce duyar duymaz canı da, gönlü de, gözü de onun yoluna serdim. Ayaklar altına attım. Sonra kendi kendime dedim ki “Acaba sevenle sevilen iki ayrı varlık mıdır?” Aslında ikisi de birmiş amma, ben şaşılığımdan onları ayrı görmüşüm.

Biz kılıç erleriyiz, üç lokma ekmek için yasayanlardan değiliz. Biz bazen manevi neşeye kapılır, el çırparız. Yoksa biz o kadınların yüzünden, şehvet yüzünden el çırpmayız. Biz yolunu sapıtmış kişilere av olmayız. Onların etkisi altında kalmayız. Aksine biz onları avlar, doğru yola getiririz. Biz ihtiraslarımızın, kötü huylarımızın bağından kurtulmuşuz da, dünyaya bağlanıp kalmamışız.

Birçok kötülük, aptallık, hep benden, benlikten doğdu. Ömrümde bir an bile gönlüm sevinmedi. Benden memnun kalmadı. Ben adalet istiyorum, haksızlıklardan şikayet ediyorum. Halbuki bütün adaletsizlikler, haksızlıklar, benden, benlikten çıkıyor. Bu yüzdendir ki, benim bütün feryadım, şikayetim hep bendendir, benden.

Kendi kendimden kaçmak, kurtulmak isterim. Maddi isteklerden uzaklaşarak, hür olarak yaşamak arzu ederim. Ben durakların, merhalelerin bağları ile bağlanmışım, bütün bunları koparmak, kırmak isteğindeyim.

Kaba saba sufi elbisesi giymekle sufi olamazsın. Şeyhlerin, büyüklerin sohbetlerini dinlemekle de mürsid olamazsın. Dinlediklerini tatbik etmen, bizzat yaşaman gerekir. Sufinin sinesi saf olacak, gönlü, kötülüklerden, hiddetten temizlenmiş bulunacaktır. Hem sufi olma, hem de ona buna kin beslemek. İnsaf et ikisi bir arada olur mu?

Ey mum, sende sufi huyları var. Sanırım ki, şu altı huyu ermişlerden almışsın: Geceyi uyanık olarak geçiriyorsun, yüzün nurlu, benzin sapsarı, gönlün tutuşmuş yanıyor, göz yaşları döküyorsun, kalbin uykuda değil, uyanık.

Sen ayık oldukça, mest olmanın, kendinden geçmenin manevi zevkini tadamazsın. Bedenin isteklerinden kurtulmadıkça, ruhun ne olduğunu anlayamaz, varlığını idrak ederek, onu sevemezsin. Dostun aşkı yolunda ateş gibi, su gibi yok olmadıkça, benliğinden geçmedikçe, gerçek varlığa eremezsin.

Ey dünya isteklisi, sen bu dünyada bir gündelikçi gibisin. Ey cennet aşığı, sen de hakikatlerden çok uzaktasın. Ey habersizliğinden ötürü iki alemle de sevinen neşelenen sen dostun gamındaki zevki görememişsin, mazursun.

Git gözlerini kapa ki, bütün gönlün göz olsun. O zaman gönül gözü ile sana başka bir cihan, başka bir dünya görünecektir. Eğer sen, kendini görmek, kendini beğenmekten kurtulursan, bütün yaptığın şeyler beğenilecektir.

Hepimiz Allah’ın kudretinin, büyüklüğünün birer oyuncağıyız. Varlık, zenginlik hep O’nundur. Bizlerse hep yoksul kişileriz. Üstünlük iddia etmek, kendini beğenip başkalarını hor görmek ne manasızlıktır. Ne boş şeydir? Bütün insanlar, hepimiz aynı sarayın kapı kullarıyız.

Allah sevgisine av olursan, Allah sevgisine tutulursan, gamdan, kederden kurtulmuş olursun. Fakat kendi arzularının peşinde koşarsan, bağlanırsın, isteklerinin esiri olursun. Şunu iyi bil ki: Senin şu maddi varlığın, Hakk’ı senden gizleyen bir perdedir. Kendinden kaç, kendinle oturma, yoksa her zaman yara alırsın.

Ya Rabbi, sen beni dünyayı istemekten de, ahiret zevkini düşünmekten de kurtar. Yokluk tacını başıma giydir de beni manen yücelt. Vuslat hareminden, aşk sırrına erdirmekle, beni kendinden mahrem et, has kullarının arasına karıştır. Sana doğru gitmeyen yollardan beni çevir. Nefsin isteklerinden beni kurtar.

Her zaman neşeli, mutlu her gittiğin yerde aziz ve muhterem olmak istiyorsan, her bakımdan temiz ol, doğrulukla yaşa, boş durma, bilgi öğren. Eğer bu şekilde ömür sürersen, insanların yol gösterenlerinin başında taç olursun.

Bu dünyada yaptığımız işin esası, özü, iyilik yapmaktır. Öyle ise yapabileceğin iyiliği yap. Zira bütün ömrün bir ana, bir nefese bağlıdır. Bu açıkça görünmektedir ki, sen bir an da olsun, ne iyilik yapabilirsen yap.
.
Kaynak: “Divan’ı Kebirden Seçme Rubailer”, Mevlana: Hayatı-Şahsiyeti-Fikirleri, (Şefik Can, Ötüken, 2006), s.425-474
.
.

Mevlana ve Marcel’de İnsan Varlığı

Abdullah DURAKOĞLU, Abant Izzet Baysal Universitesi

Akademik Bakis Dergisi, Temmuz-Agustos 2013

ÖZET

13. yüzyıl Türk mutasavvıfı Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî ile 20. yüzyıl Katolik Fransız filozofu Gabriel Marcel’in ideal insan anlayışlarının karşılaştırıldığı bu çalışma, literatür taramaya dayalı nitel bir araştırmadır. Bu çalışma iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde her iki düşünürün, insanın değeri ve varlık yapısına ilişkin düşünceleri, ikinci bölümde ise ideal benlik tasarımına ilişkin düşünceleri karşılaştırılmıştır. Çalışmanın sonunda her iki düşünürün, insan varlığına büyük bir değer verdiği ve insanın, ancak kendi özüne dönüp Tanrı ile aşk ilişkisi kurarak ideal benliğini oluşturabileceğini iddia ettikleri görülmüştür. Bu bağlamda çalışmanın sonunda, iki düşünürün ideal insan anlayışlarının birbirine birçok açıdan benzediği de görülmüştür. Ayrıca çalışmada ortaya çıkan bu sonuç, Mevlânâ’nın evrensel bir düşünceye sahip olduğu iddiasını daha da güçlendirmektedir. Zira bu çalışmanın sonunda, Mevlânâ’dan yedi yüzyıl sonra yaşamasına ve onunkinden farklı dine ve kültüre mensup olmasına rağmen Marcel’in, Mevlevi düşüncesine yakın görüşlerde bulunduğu görülmüştür.

Makaleye ulasmak icin, tiklayiniz.

http://www.akademikbakis.org/37/11.pdf

Hz. Mevlana’nın Eserlerinde Ramazan ve Oruç

Hz. Mevlânâ”nın Mesnevî-i Şerîf“ini ve Dîvân-ı Kebîr“ini incelendiğimizde onun Ramazan ayı ve oruç ibadeti hakkındaki görüşlerini şöylece özetleyebiliriz:
“Oruç sevdası bambaşka bir sevdadır” diyen Mevlânâ, orucu çok özlediğinden ve hasretle beklediğinden bahseder. Bazen ise orucu bir “ana” gibi görür.
Oruç ayı olan Ramazan”a neşeli olarak girilmeli; ona kavuşulduğu için Cenâb-ı Hakk”a şükredilip sevinilmelidir.
Oruç; kişide imanın, Allah”ı sevmenin, O”na bağlanmanın, O”ndan sakınmanın, haramdan kaçınmanın varlığına şahitlik eder.
Ramazan”da sadece yemek ve içmekten kaçınmak değil, kötü söz söylemek ve kötü iş işlemekten de kaçınmak, bunlara sabır göstermek gerekir.
Orucun bazı zorlukları varsa da, yüzlerce çeşit hüneri de vardır. Oruç; şeytanı ve nefsi güçsüz ve etkisiz hâle getirir, maddî ve manevî açıdan temizliği gerçekleştirir, gönlü bedenî isteklerin tahakkümünden kurtarır, nefsi kirlerinden arındırır, ruhu özgürleştirir, gönül gözünü açar, manevî görüşü artırır, sabrı öğretir, bedenî hastalıklardan korunmanın yollarını öğretir, insanın insanlığı olgunlaşır, manevî rızıklara ulaştırır, Allah”a yakınlaştırır.
Bu namaz, oruç, hacc ve cihad da inanışa tanıktır.
Bu zekât “hediye”, bu hasedi bırakma da “kendi sırrından haber verme” dir.
İhsanda bulunmak, doyurmak, konuk davet etmek: “Ey ulular, biz sizinleyiz, size doğru bir özle inandık” demektir.
Hediyeler, armağanlar, sunulan şeyler: “Ben seninleyim; seni seviyorum” diye tanıklıktan ibarettir.
Kim, bir mal veya afsun için çalışır, uğraşırsa bu ne demektir? “İçimde bir cevherim var”, demektir.
Allah”tan çekinmemden yahut cömertliğimden bir cevherim var ki bu zekatla oruç ikisine de şahittir.
Oruç der ki: “Bu, helalden çekindi, bil ki harama ulaşmasına artık imkân yok.”
Zekât der ki: “Kendi malını bile veriyor, artık, kendisiyle aynı dinde, aynı yolda olandan nasıl çalar?”
Fakat bu işleri riya ve tezvirle yaparsa o iki tanık, Allah”ın adalet mahkemesine kabul edilmez.
Avcı tane saçar ama acımasından değil, avlanmak için.
Kedi de oruç ayında oruç tutar ama kendisini av avlamak için uyur gösterir.
Bu eğrilikten yüzlerce kavim, kötü sanılmıştır. Bu kötü kişi, cömert kişilerle oruç tutanların adını da kötüyü çıkarmıştır.
Fakat Allah”ın lütuf ve ihsanı, o eğri işlerde bulunmakla beraber nihayet onu hepsinden de arıtır.
Rahmeti, o kötülüğü aşmış, ayın on dördüne bile vermediği ışığı vermiştir.
Allah, onun çalışmasını bu kötülükle karışmadan yıkar; rahmeti onu bu hatadan arıtır.
Bu sûretle de Allah”ın yarlıgayıcılığı meydana çıkar, bu miğfer kulun kelliğini örter.
Yağmur, pis şeyleri arıtmak için gökten yağar.1
Sevgi (kulluk), düşünce ve mânâdan ibaret olsaydı, bize oruç ve namaz lüzumlu olmazdı.
Bağlılık ve sevgiden bir eser olsun diye dostlar birbirine armağan sunarlar.
O armağanlar, bağlılığın ve sevginin şahitleridir. Yani onlarda samimiyet ve beraberlik gizlidir.
O ihsanlar, gönülde meydana gelen sevginin görünen şahitleridir.2
Oruca sarıl, sabret; orucu terk etme, her an Hak”tan rızkını bekle!3
Cihad ve oruç güçtür, çetindir. Fakat bu güçlük ve çetinlik, Allah”ın, kulu kendinden uzaklaştırmasından daha iyidir.4
“İnsanın namaz kılmayı arzu edişi, oruç tutuşu, hep Hakk”ın kulunu kendine çekisindendir.”5
Oruç yüzünden bizim canımız dirilik elde edecektir!
Ramazan geldi; aşk ve iman padişahının sancağı erişti! Artık maddî yiyeceklerden elini çek! Çünkü göklerden manevî rızık geldi ve can sofrası kuruldu!
Can, bedenin hantallığından kurtuldu; tabiatımızın isteklerinin eli bağlandı! Aşk ve iman ordusu geldi, sapıklık ve imansızlık ordusunu kırdı geçirdi!
Bir bakıma oruç, bizim kurtuluşumuzun kurbanı sayılır; bizim canımız, onun yüzünden dirilik elde edecektir!
Mademki gönül evine misafir olarak can geldi, onun uğruna bedenimizi tamamıyla kurban edelim.
Sabır, hoş bir buluttur; ondan, hikmet, manevî lütuflar yağar! Bu sebeptendir ki, Kur”ân-ı Kerim de bu sabır ayında nâzil olmuştur!
Bizi kötü işler, günahlar işlemeye teşvik eden kirli nefsimiz, arınmaya, temizlenmeye muhtaçtı! Ramazan gelince, günah zindanının kapısı kırıldı; can, nefsin esaretinden kurtuldu, miraca çıktı, sevgiliye kavuştu!
Bu mübarek ayda gönül de boş durmadı; ümitsizlik perdesini yırttı, göklere uçtu! Can, zaten bu kirli dünyaya mensup değildi, meleklerdendi; onlara ulaştı!
Ramazan günlerinde sarkıtılan merhamet ipine sarıl da, şu beden kuyusundaki hapisten kendini kurtar! Yusuf aleyhisselam kuyunun ağzına geldi, seni çağırıyor; çabuk ol, vakit geçirme!
İsa aleyhisselam isteklerden, beden eşeğinin arzularından kurtulunca, duası kabul edildi! Sen de nefsanî isteklerden temizlen, elini yıka! Çünkü gökyüzünden manevî yemeklerle dolu sofra geldi!
Haydi, elini ağzını yıka; ne yemek ye, ne iç, ne de söyle! Hakikate erdikleri, Hakk”ı buldukları için susup duran ermişlere gelen mana sözlerini, mana lokmalarını ancak Şems-i Tebrîzî”nin himmeti ile bulabilirsin!6
İSLÂM”IN binası beş direk üzerine kurulmuştur. Allah”a yemin ederim ki, bu direklerin en büyüğü oruçtur.
Sen, orucu, şaşılacak acayip meziyetleri bulunan bir şey olarak bil! Oruç, insana can bağışlar. Gönül lütfeder. Sen, şaşılacak bir şey görmek istersen, oruca şaş!
Sen, göklere çıkmak, Mi”rac etmek sevdasındaysan, şunu bil ki, oruç, senin önüne getirilmiş bir Arap atıdır.
Oruç, can gözünün açılması için bedenleri kör eder. Senin gönül gözün kör de, o yüzden kıldığın namazlar, yaptığın ibadetler sana o aydınlığı vermiyor, hakikati göstermiyor.
Oruç, insan şeklindeki hayvanın hayvanlığını giderir. Bu yüzdendir ki oruç, insanın insanlığını olgunlaştırmaya mahsustur.
Âşıkların hayatı, beden matbahı yüzünden kararmıştı. İşte oruç, o matbahları aydınlatmak için çıktı geldi.
Dünyada şeytanın karnını deşen bir bıçağa benzeyen oruçtan daha fazla şeytan öldürücü, nefsin kanını dökücü bir şey var mı?
Padişahlar padişahının kapısında kendisine gizli, özel bir vazife verilmiş, çabucak faydalı olan, kâr bağışlayan kim var? Kim olacak? Oruç!
Oruç, özlem çekenlerin gönüllerini, canlarını öyle tazeleştirir ki, zavallı balığı bile su o kadar tazeleştirmez.
Nefis ile savaşa girişen mücahidin, gönül maksadına ulaşma yolunda oruç, yüz binlerce yardımcı canın yaşayışından daha da iyidir.
İslam”ın binası şu beş direk üstüne kurulmuştur: “Kelime-i şahadet, Zekât, Hac, Oruç, Namaz.” Allah”a yemin ederim ki, bu direklerin en kuvvetlisi, en büyüğü oruçtur!
Cenâb-ı Hak, bu beş direğin her birinde orucu, orucun kaderini gizlemiştir. Zaten oruç kadir gecesi gibi gizlidir.
Midesine düşkün olan, çok mide ağrısı çeker, sızlanır durur. Zaten midesine düşkün olanların talihlerinde oruç yoktur.
Oruç, Allah”ın has kullarına Hz. Süleyman”ın saltanatını bağışlayan bir yüzüktür yahut da taçtır. Onu ancak seçkin kullarının başlarına giydirir.
Oruçlunun gülüşü, oruçsuzun secdedeki halinden iyidir. Çünkü oruç, o Rahman”ın sofrasına oturtacaktır.
Sen farkında değilsin ama, yemek yediğin vakit, için pislikle dolar. Oruç hamama benzer. Seni maddî ve manevî kirliliklerden, bütün kötülüklerden temizler.
Sen, hiç bilgi nuruyla nurlanmış bir hayvan gördün mü? Beden de bir hayvandır. Hayvanın ardına düşüp de orucu bırakma!
Sen vahdet denizinden ayrı düşmüş bir damla gibisin. Sen aslına nasıl ulaşacaksın? İşte oruç, sel gibi, yağmur gibi seni alır, denize ulaştırır.
Nefsinle savaşa girişince; “Ben orucu öyle ucuza satmam!” diye kendini yere at, ellerini çırp, ayaklarını vur, diret!
Nefsin gönlüne musallat olmuş bir Rüstem”dir ama, oruç onu gül yaprağı gibi tir tir titretir.
İçinde ab-ı hayatın gizlendiği bir karanlıktan bahsederler. Aklı başında olanlara o karanlık, oruçtur.
Sen, canının içinde Kur”an nurunu istiyorsan, şunu bil ki, oruç bütün Kur”an”ın tertemiz nurunun sırrıdır.
Gök sofralarının, ruha mahsus sofraların başına tertemiz kişiler oturturlar. İşte oruç, sana, onlarla bir kaptan yemek yedirir.
Oruç seni gün gibi gönlü aydın, canı saf bir hale kor. Sonra da padişahla buluşma bayram gününde varlığını kurban eder, seni varlıktan ve benlikten kurtarır.
Oruç ayına girdiğin zaman, o aya kavuştuğun için Hakk”a şükrederek, sevinerek, neşeli olarak gir! Çünkü Ramazanın gelişinden üzülenlere, gamlılara oruç haramdır. Onlar, oruca layık değillerdir.7
ORUÇ AYI GELDİ
Oruç ayı geldi. Hepinize kutlu olsun. Ey oruca yol arkadaşı olan, dost olan kişi! Yolun uğurlu olsun, hoş olsun.
Ben ayı görmek için dama çıkmıştım. Çünkü candan, gönülden orucu özlemiştim, onu hasretle bekliyordum.
Aya bakayım derken başımdan külahım düştü. Mübarek oruç padişahı benim aklımı başımdan aldı. Beni mest etti.
Ey Müslümanlar! Ona gönül verdiğimden beri ben zaten mest olmuşum, aklım başımda değil. Ah, orucun ne de hoş bahtı varmış, ne de güzel devleti varmış, hali varmış.
Bu oruç ayında gizlenmiş eşsiz bir ay var. Hem de Türk gibi oruç çadırında gizlenmiş.
Bu mübarek ayda, oruç harman yerine sıkıntısız, neşeli gelen kişi, o güzeller güzeli aya yol bulur.
Sıhhatli, atlasa benzeyen yüzünü kim sarartırsa, o orucun ipekli elbisesini giyer.
Bu ayda dualar kabul olur. Oruçlunun âhı gökleri deler, geçer.
Oruç kuyusunda sabreden kişi, Yusuf gibi aşk Mısır”ında sultan olur.
Ey sahura kalkan, sahur yemeği yiyen kişi! Az konuş, hatta sus! Sus da orucu anlayanlar, oruçtan söz etsinler.
Gel ey Şemseddin, ey Tebriz şehrinin avunduğu büyük insan! Oruç askerinin başkumandanı sensin.8
ORUÇ SEVDASI BAMBAŞKA BİR SEVDADIR
Artık, ekmeğe karsı ağzını kapa, tatlı oruç geldi. Şimdiye kadar, yemenin, içmenin hünerini gördün. Şimdi de orucun hünerini seyret!
Oruç, Meryem oğlu İsa”ya zemzem oldu. Oruç yolculuğuna çıktı da dördüncü kat göğe yükseldi.
Kuşların kanat çırpmaları nerede, meleklerin kanat çırpmaları nerede? Kuşlar yem için kanat çırparlar, melekler ise oruca doğru uçarlar.
Orucun bazı zorlukları varsa da, yüzlerce çeşit hüneri de vardır. Oruç sevdası bambaşka bir sevdadır.
Oruç, çarşafa girmiş, kendini gizlemiş bir güzeldir. Çarşafını aç da onu seyret; o ne kadar güzelmiş!
Boynunu inceltir ama, seni ölümden emin eder. Mide dolgunluğu, rahatsızlığı, fazla yiyip içmeden meydana gelir. Oruç ise seni manen mest eder.
Otuz gün ramazan denizinde bir baştan bir başa, bir uçtan bir uca yüzer durursun. Sonunda oruç incisi elde edersin.
Şeytanın bütün hileleri, tedbirleri, bütün okları, oruç kalkanına çarpar, kırılır.9
Oruç harmanından can BUĞDAYI satın al!
Oruç anası keremlerde bulundu, çocuklarına geldi, kavuştu. Çocuğum! Fırsatı kaçırma, oruç ananı sıkıca tut, bırakma!
Oruç anasının güzel yüzünü seyret! Onun lütuf sütünü em! Onun yurdunu yurt edin! Orucun kapısında otur!
Rıza çölüne bak, Allah”ın ilkbaharını seyret! Oruç nergisleri ile dolu olan can cennetini müşahede et!
Ey gonca! Sen çok güçsüzsün. Gelişmemişsin. İpte oynayan bahar cambazı gibi sıçra, oruç çemberinden geç!
Ey gül! Kanlara batmışsın, hal böyle iken, neden gönlün hoş, neden gülüp duruyorsun? Yoksa Halil”in İshak”ı mısın ki, oruç hançerinden hoşlanıyorsun?
Neden ekmeğe asıksın? Bahar mevsiminde gençleşen dünyayı seyret! Oruç harmanından can buğdayı satın al!10
Ey gönül; oruçlu iken Allah”a misafirsin!
Ey gönül! Oruçlu iken Allah”a misafirsin; sana gökyüzü sofrası yakışır!
Sen, bu mübarek ayda cehennemin kapısını kapadın! Böylece sen, cennetten binlerce kapı açarsın!
Topraktan, ateşten, sudan, rüzgârdan dikilmiş olan beden hırkasını çıkar, at!
Can, aşkın kapısına geldi de; “Beni affet; sen, özürlerin canısın!” diye yalvardı!
“Ey aşk!” diye sızlandı. “Bu ayda özrümüzü kabul et; hata ettik!”
Aşk da, gülerek cana dedi ki: “Senin elini tuttum! Biliyorum ki sen, elsizsin, ayaksızsın!
Hekimim; ben, sana perhize girmeni emrettim! Çünkü sen, bu korkunun ve ümidin hastasısın!
Perhize gir de, sana bir şerbet yapıp sunayım; onu içince sen, hiç kendine gelmeyesin!”
Sustum; artık bunu aşk anlatsın! Çünkü onun gözü, canlara can katar!11
Ramazan ayında gereği gibi oruç tutarsan, senin vücut toprağını altın ederler. Senin fani varlığını taş gibi ezerler de göğe sürme yaparlar. İftar vaktinde yediğin yemek lokmasının her biri, birer mânâ incisi olur. Ramazan”da yemekte, içmekte, kötü söz söylemekte, kötü iş işlemekte sabırlı olduğun için, bu sabır, senin manevî görüşünü artırır, gönlünün gözünü açar.12
 
1 Mesnevi, cilt: V, beyit no: 183-199
2 Mesnevî, cilt: I, beyit no: 2625-2628
3 Mesnevi, cilt: V, beyit no: 1749
4 Mesnevi, cilt: VI, beyit no: 1769
5 Divan-ı Kebir”den Seçmeler, trc. Şefik Can, cilt: I, gazel no: 375
6 Divan-ı Kebir”den Seçmeler, cilt: I, gazel no: 459
7 Divan-ı Kebir”den Seçmeler, cilt: II, gazel no: 803
8 Divan-ı Kebir”den Seçmeler, cilt: III, gazel no: 1119
9 Divan-ı Kebir”den Seçmeler, cilt: III, gazel no: 1155
10 Divan-ı Kebir”den Seçmeler, cilt: III, gazel no: 1175
11 Divan-ı Kebir”den Seçmeler, cilt: III, gazel no: 1326
12 Divan-ı Kebir”den Seçmeler, cilt: IV, rubai no: 368
Kaynak:

Dünya Sarrafı Bizi Anla

Meryem Uçar
Yagmur Dergisi
Mart-Nisan 2012

Dingin bir deniz… İçi inci ve sedeflerle dolu. Bu değerli taşlara sahip olmak için denize dalmak gerekiyor. Dalanlar arasında eli boş çıkan yok. Herkes mânâ incilerinden ve sedeflerden faydalanıyor, gönül keselerini dolduruyor. Denize dalmak kolay, ya okyanusa dalmak! Ne kadar usta bir denizci olursanız olun, okyanusun ne zaman dingin, ne zaman hırçın olacağını bilemezsiniz. Okyanus ki bir su çölü… Kum çöllerindeki kum fırtınaları gibi bu su çölünde de fırtınalar çok olur. Okyanusa dalmak yürek ister. Dalan bir daha çıkamıyor, kendisi inci veya sedef oluyor ve okyanusun parçası hâline geliyor. Denizler eğer önleri açıksa okyanusa akarlar ve içlerindeki bütün değerli hazineleri okyanusa boşaltırlar. Okyanus kir tutmaz. “Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise O’nun gönlü okyanustur. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez.” (Hacı Bektaş-ı Veli) Ve bir gün hiç olmayacak bir şey oluyor “Bir okyanus bir denizin arkasında gidiyor!” Deniz dingin, okyanus taşmak için bir rüzgâr bekliyor. Deniz; baba Bahaeddin Veled. Okyanus; oğul Mevlana. Beklediği rüzgâr ise hayatına ansızın giriverecek ve bu rüzgârla Mevlana coştukça coşacak, taşdıkça taşacak.

Her şey kendi lisanında konuşur. Her lisanı anlayan biri de mutlaka bulunur. Mesela altın konuştuğunda onu en iyi sarraf dinler, sarraf anlar. Sanatıyla altına şekil veren sarraf, değerli bir maden olması yanında bir de anlam yükler altına. Bu yüzden işlediği altını satarken işçilik parası da ister. Dünya da kendi lisanınca konuşur. Dünyanın lisanından ise o anlar. O, dünyanın sarrafı olduğunun farkında değildir. Ta ki beklediği rüzgâr, hafif bir esintiyle ona bunu fısıldayana kadar. Rüzgâr, Tebrizli Şems’tir. Mevlana, ilim öğrenmek için gittiği Şam’da karşılaşır rüzgârıyla ilk kez. Şems-i Tebrizi, bir gün ansızın Mevlana’nın karşısına çıkar, elini yakalayıp öper, sonra ona: “Dünyânın sarrafı beni anla” der ve kaybolur. Mevlana’nın rüzgârına gerçek mânâda kavuşması sekiz yıl sonra Konya’da gerçekleşir.

Mevlana, babası ve şeyhi, Sultânü’l-ulemâ Bahaeddin Veled’in ölümünden sonra babasının vasiyeti, dostlarının ve halkın isteği ile babasının makamına geçer. Bir zamanlar arkasından gittiği denizin yerini almıştır artık. Yerini almıştır almasına ama henüz kendini bu makama layık görmemektedir. Bulunduğu makamın ağırlığı altında eziliyor ve babası olmadan bir şey yapamayacağını düşünüyor. Onu bu ağırlıktan kurtaracak olan, tâ çocukluk yıllarında bir lala gibi kendisini omuzlarında taşıyıp dolaştıran Tirmizli Seyyid Burhaneddin’dir. Bir yıllık mürşitlik görevinden sonra tam dokuz yıl sadık bir mürid olur Seyyid Burhâneddin’e. Dokuz yıl sonra vazifesinin bittiğini düşünen mürşidi, artık Konya’dan ayrılmak ve Kayseri’ye giderek ömrünün son yıllarını inzivada geçirmek istemektedir. Fikrini müridine bir türlü söyleyemez çünkü bilir ki Mevlana gitmesine mutlaka karşı çıkacaktır. Seyyid Burhaneddin bir gün Konya bağlarını seyretmeye çıkar. İçinden “Buradan doğruca Kayseri’ye gitsem…” diye geçirir ve o anda olan olur. Bindiği katır, birden bire sıçrar ve Seyyid’i yere atar. Seyyid’in ayağı kırılır. Mevlana haberi duyar duymaz koşar. Seyyid, Mevlana’nın yüzüne bakarak sitemle: “Aferin, ne de güzel mürid, şeyhinin ayağını kırıyor.” der. Mevlana, bir şey söyleyemez. Hocasının ayağını tedavi eder. Bir gün hocasına neden gitmek istediğini sorar. Aldığı cevap, Mevlana’nın rüzgârıyla tanışmasına az kaldığının da delilidir: “Sen artık yetiştin. Naklî, aklî, kisbî ve keşfî bütün ilimlerde eşi benzeri bulunmayan bir arslan oldun. Ben de kendimce bir arslanım. İki arslan bir sahrada oturmaz. Onun için gitmek istiyorum. Hem benden sonra senin yanına büyük bir dost gelecek. Birbirinizin aynası olacaksınız. O, seni iç âlemin en mahrem noktalarına kadar çekecek, sen de ona aynı âlemi yaşatacaksın. Birbirinizi tamamlayacak ve yeryüzünün en büyük iki dostu olacaksınız…” Artık mürşidinden ayrılma vakti geldiğini anlayan Mevlana, şeyhinin mübarek ellerini doya doya öptükten sonra, birkaç müridiyle birlikte onu Kayseri’ye yolcu eder.

Mevlana’nın dersini verip medreseden eve döndüğü bir gündür. Tefekkür alemine dalmış, tevazusundan iki büklüm bir hâlde giderken birden bire bir kol bindiği katırın dizginlerini tutar. Bulunduğu tefekkür aleminden çıkıp başını kaldıran Mevlana, kendisini süzen bir çift ateşli ve keskin gözle karşılaşır. Bakışlar o kadar etkileyicidir ki, Mevlana irkilir ve ezildiğini hisseder. Bir müddet kimse konuşmaz. Bu fırtına öncesi sessizlik gibidir. Sonra fırtına kopar. Katırın dizginlerini tutan adam, sanki haykırır gibi bir ses tonuyla: “Sen Belh’li Sultanü’l-ulemâ oğlu Mevlana Muhammed Celâleddin’sin değil mi?” diye sorar. Mevlana: “Evet!” cevabını verir. “Bir müşkülüm var. Söyle bana Hazreti Muhammed mi büyüktür, Beyazıd-ı Bestâmi mi ne dersin?” Mevlana sorunun taşıdığı geniş mânâyı anlar ve cevap verir: “Bu nasıl soru? Elbette Hazreti Muhammed büyük…” İlk etapta sert esen rüzgâr biraz yumuşar, dudaklarında, bir tebessüm belirir ve bu sefer de şöyle sorar: “İyi ama Hazreti Muhammed, ‘Yarabbi. Seni tenzih ederim, biz seni lâyıkıyla bilemedik. Günde yetmiş kere istiğfar ederim sana.’ diye tövbe eder. Hâlbuki Beyazıd-ı Bestâmî; ‘Ben kendimi noksan sıfatlardan arıtırım. Makamım ne kadar yüce ki, cesedimin her zerresinde Allah’tan başka varlık yoktur.’ demekte. Buna ne buyrulur?” Mevlana’nın cevabı şu olur: “Çünkü Hazreti Muhammed [sallalahü aleyhi ve sellem] günde sayısız makamlar aşıyor ve ulaştığı her makamda, önceki bilgisinden istiğfar ediyordu. “Ey bizim idrakimizin üstünde olan Allah, biz seni gereğince bilemedik.” buyuruyordu. Mutasavvıf Beyazıd-ı Bestâmî ise, sadece bir makam aştı, bir tecelli ile kendinden geçti. Daha fazlasına eremediği için şaşırdı ve bu sözü söyledi.” Rüzgârın amacı okyanusu dalgalandırmaktır ama bu sefer rüzgâr, okyanusun azameti karşısında hızını kesmek zorunda kaldı.

Okyanus yıllardır beklediği, şeyhinin de geleceğini haber verdiği rüzgârına nihayet kavuşmuştur. İnsan aynada bedeninin yansımasını görür. Mevlana ise Şems-i Tebrizi’de ruh yansımasını görmüştür. Elbette Şems-i Tebrizi de kendi ruh yansımasını Mevlana’da. Birbirlerinin hem mürşitleri hem müritleri olurlar. Hem âşık hem mâşukturlar. Saatlerce bir aşk sofrası etrafında sohbet ediyorlardır. Yedikleri ve içtikleri aşktır. Mevlana Şems’in rüzgârına kendini kaptırmış coşkunluğunun zirvelerine ulaşıyordur.

Âşık, mâşukunu bulunca gözü başkasını görür mü? Mevlana, Şems’in gelmesiyle müridleriyle görüşmeyi bırakır. Mürşitlerinin yüzünden ve sohbetinden mahrum kalan müridleri, Şems’i kıskanmaya başlarlar. Şems giderse Mevlana’nın eskisi gibi kendileriyle görüşeceğini düşünürler. “Kıskançlık ateşten meydana gelir.” Şems’i kıskanan müridler de Şems’i yakmaya hazırlanırlar. Şems, ateşin farkındadır. Rüzgâr okyanusu coşturur ve onu taşma noktasında bırakarak kayıplara karışır. Âşık mâşuksuz nasıl yaşar? Ruh olmadan tenin varlığı ve yokluğu arasında ne fark vardır? Mevlana Şems’i aramaktadır. Bulamaması aslında onun için bir kazançtır. Eğer rüzgârına kavuşsa, okyanus belki de taşmayacak hep coşkun kalacaktır. Şems’le coşan okyanus artık taşar, birbiri ardına şiirler yazar ve okuyanları büyüler. “Aşk delidir ama, biz delinin de delisiyiz. Nefis kötülükler emreder ama, biz onu çoktan buyruğumuz altına almışız. Ey Tebrizli Şems! Bu seferden dön, gel Allah aşkına… Biz bir tek aşka, senin aşkına tutulmuşuz. O aşkla oyalanmadayız.” Şems’i aramak için Şam’a bizzat kendisi gider. Bulamayınca da teselli arar: “Olduğun yerlere uğrayamam korkumdan, kıskanırlar sana âşıklık edenler birden, gece gündüz yaşayan gönlüm içinde sensin, seni görmek diledikçe bakarım gönlüme ben.”

Mevlana için ayrılık acısıyla geçen onbeş ayın sonunda müjdeli haber ulaşır Konya’ya. Şems Şam’da görülmüştür. Mevlana birbiri ardına mektuplar yazarak Şems’i çağırır. Birinci mektup ulaşır Şems’e, özel bir ulakla. Şems cevap vermez. İkinci mektup da ulaşır ama Şems’ten yine cevap gelmez. Pişmek için ateşin derecesi ve pişme süresi önemlidir. Şems de aşığına naz yapıyordur ki biraz daha pişsin. Ve üçüncü mektup… Şems bu mektuba cevap verir. Artık ayrılık acısıyla susuz kalmış topraklara rüzgâr müjdesi gelmiştir ya, ardından yağmur mutlaka gelecektir. Dördüncü mektupla birlikte oğlu Sultan Veled’i mâşukunu getirmesi için Şam’a gönderir: “Siz buradan ayrıldıktan sonra, mumun baldan ayrılması gibi, ben de lezzetten cüda kaldım. Bütün gece mum gibi, muhabbetinizle yanıyorum. Ateşle enis, baldan tatlı sohbetinizden mahrumum. Cemalinizin ayrılığıyla cismimiz viran. Canımız ise baykuş gibi viranede. Artık, dizgini; bu tarafa çeviriniz, neş’e ve zevk filinin hortumunu uzatınız. Ah, sensiz huzurum olmadan semâ helâl değildir. Neş’e ve eğlence şeytan gibi taşlanıp sürüldü.” Evet iki âşık sonunda kavuşmuşlardır. Kavuşmuşlardır ama her vuslat biraz da ayrılık taşır içinde. Mevlana da korkuyordur: “Ya yine giderse!” Birlikte geçirilen yedi ay. Bu süre zarfında müridlerdeki kıskançlık yine alevlenir. Okyanusun hazinelerinden faydalanmak isteyen bazı bahtsızlar, okyanusa dalarlar ama okyanusta boğulurlar. Bir gece yine Mevlana ve Şems, aşk sofrasında aşkla hemhâl olurlarken kapı çalınır. Şems’in Mevlana’yı pişirme görevi bu andan itibaren sona ermiştir. Yedi bahtsız, yedi talihsiz, yedi nasipsiz insan Şems’i ebedi olarak Mevlana’dan ayırır. Şems Mevlana için başını feda eder.

Mevlana Şems-i Tebrizi ile pişmiştir. Onun yokluğunda ise yanmaya başlar. Yine birbiri ardınca gazeller yazar: “Gerçek sevgilide suret yoktur. Güneş ışıkları duvara vurunca, duvar parlaktır, güzeldir. Fakat bu güzellik, bu parlaklık, duvarda, duvarın üstünde değil güneştedir. Duvar yıkılırsa dahi, güzellik güneşte bâkîdir. Şu hâlde, kerpice değil, güneşe gönül vermek gerek.”

Mevlana, Şems’ten sonra hayatına giren Kuyumcu Selahaddin Temiz’de bile Şems’i görür: “Geçen yıl çıkagelmiş kırmızı kaftanlı, ay yüzlü güzel, bu yıl boz hırkaya bürünüp geldi. Elbisesini değiştirdi ama sevgili, o sevgili. O, elbiseyi değiştirdi, bir başka elbise giyindi, geldi..” Selahaddin Temiz’le geçirilen on yılın ardından da Çelebi Hüsameddin girer Mevlana’nın hayatına. Şems varlığıyla okyanusu coşturdukça coşturmuş, yokluğuyla taşırdıkça taşırmıştır. Selahattin ise Şems’in yokluğunda Mevlana’nın taşkınlığına yardımcı olmuştur. Şimdi Çelebi Hüsamettin okyanustan taşanların hiçbir damlasını israf etmeden toplayacaktır. Artık Mevlana söyleyecek Çelebi yazacaktır.

Bir sandık… İçi hayallerinizin bile alamayacağı değerli hazinelerle dolu. Böyle bir hazineye sahip olmak istemeyen çıkar mı? “Hazine, eziyet çekene, çalışıp çaba gösterene gözükür.” Peki nerede bu hazine? Bir harita… Hazinenin haritası. Harita yedi asırlık. Hazırlayan öyle bir hazırlamış ki herkes okuyamıyor. O haritayı okumak için bir şey gerekiyor: Aşk. İşte hazinenin ilk haritası: Mesnevi. “Bu kitap, masal diyene masaldır. Bu kitapta hâlini gören ise er kişidir. Mesnevi, Nil ırmağının suyuna benzer. Kıptiye kan görünür ama, Musa’ya âb-ı hayat.” Sonra Fîhi Mâ Fîh ve sonra da Divan- ı Kebir.

“Her nefs her lahza ölümü tatmaktadır.” İnsanların acelesi olsun olmasın zamanın hep acelesi vardır. Zamanın hızına ayak uydurmak mümkün mü? O yine aceleciliğini gösterir. Hazan mevsiminin hazin günleri, hüznün yaklaştığının delilidir belki de. Konya’da sık sık depremler olur, halk sokaklara dökülür, gecelerini çadırlarda geçirirler. Yine büyük bir deprem olur ve yer yerinden oynar. Mevlana o gün: “Korkmayınız, yerin karnı acıktı. Son günlerde yağlı bir lokma istiyor. İnşallah muradına çabuk vasıl olur da siz de üzüntüden kurtulursunuz…” der. Gerçek sevgiliye kavuşmak için gidilen yolun son durağı topraktır. Toprak onu, o da toprağı istiyordur. Her ikisi de sabırsızdır. Son büyük depremden birkaç gün sonra da Mevlana’nın yorgun bedeni, artık bir daha doğrulmamak üzere yatağa düşer. Hastalığı kırk gün uzar. O görevini yapmanın mutluluğu içinde dünya zindanından beraat etmeyi beklemektedir. Eşi Kerra Hatun, “Keşke, Mevlana’nın yüzlerce yıllık ömrü olsaydı da dünyayı hakikat ve mânâ incileriyle doldursaydı.” der. Mevlana, eşinin bu sözleri üzerine: “Niçin yüzlerce yıllık ömür? Bizi ne sandın? Biz ne Firavun, ne de Nemrud’uz. Bizsiz bu yalan dünyada huzur ve karar nasıl olur? Biz başkalarına faydalı olalım diye bu dünya zindanında kaldık. Yoksa, kimin malını çalmışız ki mahpus kalalım?” der.

Hasta yatağında yakın dostu Sadreddin Konevî ziyaretine gelir, âcil şifalar diler. Mevlana ona şunları söyler: “Allah sizlere şifalar versin. Âşıkla mâşuk arasında bir kıl inceliğinde gömlekten başka bir şey kalmadı. Bunu da soyunup çıkarmamı ve Hak vuslatına ermemi, nurun nura kavuşmasını istemiyor musunuz? Ben bedenden soyundum, o hayalden soyundu. Şimdi, vuslat mertebelerinin burcunda salınmadayım. Sen ne bilirsin iç âlemde nasıl bir padişahla birlikteydim? Altın gibi sapsarı benzime bakma, demirden bir ayağım var benim. Beni buraya getiren o padişaha tamamıyla yüz tuttum. Beni yarattığından dolayı binlerce şükürler olsun O’na…” O, ölümü Hak’ka vuslat olarak görür ve ister: “Gerçekten haberi olarak ölen âşıklar, Hak’kın huzurunda şeker gibi erirler, tatlı tatlı ölürler. Elest kitabından âb-ı hayat içerler de bir başka işveyle ölürler onlar…” “Bir dert ki, ölümden başka devası yok; artık ben nasıl olur da derde çare bul diyebilirim…”

Ayrılık takviminde tarih 17 Aralık 1273, pazar. Mevsim kış. Vuslat günü iyi görünmektedir, ama bu iyilik sevgilisine kavuşmanın verdiği heyecandan gelen bir iyiliktir. Sevgilisi fermanını yazmış, göndermiş ve Mevlana bu fermanı çok önceden almıştır: “Ben o padişah değilim ki, tahttan ineyim de tâbuta bineyim. Benim fermanımın yazısı ebedîliktir.” Ruh bedenden ayrılır bu yanda ölür o yanda doğar. Ölüm günü, sevgilinin sevgiliye kavuşma günü, yani düğünüdür. Kurân-ı Kerîm-ı’de “Allah’a dönüş” olarak vasıflandırılan ölüm, Mevlana için yâre kavuşma, “Şeb-i Ârus – Düğün Gecesi”dir. “Öldüğüm gün, tabutumu omuzlar üzerinde gördüğün zaman, bende bu cihanın derdi var sanma. Bana ağlama, yazık yazık, vah vah deme. Şeytanın tuzağına düşersen, vah vahın sırası o zamandır, yazık yazık o zaman denir. Cenazemi gördüğün zaman ayrılık ayrılık deme, benim buluşmam, görüşmem o zamandır. Beni mezara koydukları zaman elveda elveda deme. Mezar cennet kapısının perdesidir. Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşle Aya batmadan ne ziyan gelir. Sana batma görünür ama o aslında doğmaya hazırlıktır, yeniden doğmadır. Mezar ise hapishane gibi görünür ama, aslında canın hapisten kurtuluşudur. Yere hangi tohum atıldı da bitmedi. Neden insan tohumuna gelince bitmeyecek zannına düşüyorsun. Hangi kova kuyuya salındı da dolu olarak çıkmadı. Can, Yusuf’u kuyuya düşünce, niye ağlasın. Bu tarafta ağzını yumdun mu o tarafta aç. Çünkü artık, hayhuydan uzak, mekânsızlık alemindesin.”

http://www.yagmurdergisi.com.tr/archives/konu/dunya-sarrafi-bizi-anla

Mevlana’nın Dilini Anlamak

ALİYE ÇINAR KÖYSÜREN

Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi

Mevlana’yı evrensel mesajlar veren bir öğretici ve hoşgörü sembolü olarak gururla anıyoruz. Hatta bizim kültürümüzden çıktığı için de ayrıca kıvanç duyuyoruz. Ancak onun yaşadığı çağ ve dönemin ruhunu iptal ederek, dahası kendimiz, onun çağrılarını duymaya hazır olmadan, Mevlana’yı yanı başımızda duran bir ruh mimarı gibi düşünmemiz ne kadar isabetli olabilir? Belki de işittiğimiz mesajlar bir duvara çarpar gibi, bu mesafelere çarpıp geri dönmektedir. Dolayısıyla da dinlediğimizi sandığımız sözlerin “bize” dokunması ve şuur düzeyine çıkabilmesi pek kolay değildir.

Mevlana öğretisinin kuşkusuz evrensel bir boyutu vardır. Ancak bu evrensel seslenişe açık olmak, kardelen misali, kalbin derinliklerinden yukarı çıkmaya çalışan, hatta biraz da çıkmış olan bir duygunun mecra arayışına çıkması demektir. Kayalığın içinden çıkan kır çiçeği gibi, nadide ve değerli bir fışkırmayı beklemekte ve arzulamaktadır bu derinliklerde demlenen duygu ve hisler. Tıpkı uçları pürçeklenen, yağan yağmurun etkisiyle sürgün veren kekiğin kayalığın yüzeylerine çıkması gibi; mahzeninden çıkmaya can atan ve yerinden doğrulan duyguların elinden tutar Mevlana’nın hitabı.

Duygular derin uykuya dalmışken, bizim dilimizden farklı olan Mevlana’nın dili acaba aramızdaki mesafeyi uzaklaştırmaz mı? Hatta bu durum, uçurumvari bir ürperti hissi yaratmaz mı? Şüphesiz dilimiz dost dese de, içimiz yabancı diyecektir. Belki bir tür yanılsamayla serap gibi hayal dünyasında, ruhsal bir salınımla ve can hayfı ile onu tanıdık sanıyoruz.

Dil, dünyamızı inşa eden ve bizimle aynı ortak deneyim, kültürel hafıza ve aidiyeti sağlayan bir araçtır. Bu araç, anlam dünyalarını kurar ve bu vasıta ile açılırız anlam pınarlarına. Ne var ki Mevlana’nın hayatı ve kullandığı Farsça belirli bir dönemin kimliğini yansıtır. Doğrusu bugünkü kullandığımız dil, Mevlana düşüncesiyle ilişki kurmaya ne kadar uygundur? Hatta Türkçe konuşan Yunus’un diliyle irtibata geçebiliyor muyuz?

Çağın ruhu çağın diliyle okunur

Mevlana’nın yaşadığı çağın ruhuyla temasa geçmemiz kolay mıdır? Acaba bazı engellerden söz edebilir miyiz? Mevlana’nın eğitim aldığı medreselerin yanı başında cami ve onun yanında da imaretler, hanlar ve hamamlar vardır. Bütün bunlara külliye diyoruz. Mevlana işte bu dünyadan bakmıştır evrene ve insana. Kısacası iyilik yapmanın, iyi insan var edeceğini bilen bir anlam anaforundan süzülmüş Mevlana. Mevla’yı sufi anlatıda nakşeden bir ortamdır onun dönemi. Zira Yunus Emre başta olmak üzere çoğu sufinin, aynı çağ ve muhitten doğması tesadüf değildir. Mevlana, Belh’ten çıkarken, azığında vardır bu öğretilerin nüvesi. Yunus, Mevlana ve Ahmet Yesevi’nin bir ve aynı şeyi farklı ifadelerle sunmaları rastlantı olamaz.

Mevlana’nın yaşadığı dönemin kültürel referansı bize yabancıdır. O dönemin sembolleri ve sembollerin gösterdiği Varlık/gönderge oldukça farklıdır. Mesela sözünü ettiğimiz göndergesel çerçevenin mimari olarak tecessüm etmiş hali şehrin mihrabı olan camiidir. Duvarları süsleyen hat sanatı doğrudan camiye gönderir. Oysa şimdiki kültürün göndergesel çerçevesini modern akıl, bireyci yaşam, para, pozitif hukuk ve doğal ahlak gibi birbirini tamamlayan bir dünya belirlemektedir.

Selçuklu sultanlarının kişiliklerinin şekillendiği dinî atmosfer de üzerinde durulması gereken bir başka önemli yapıdır. Bu farklı doku da Mevlana’nın dönemini bizden ayrı kılar. Dahası şehrin yapılanmasından, mimariye, eğitim ve yaşam biçimlerine varıncaya kadar apayrı bir kültürel mozaikten söz edebiliriz.

Yol ayrımının en bariz işareti, yaşadığımız kültürde bilgili insan ile iyi insan farklı kişiler olarak düşünülmektedir. Hatta cami, yaşamın dışında ayrı bir blok olarak görülmektedir. Laik veya seküler bir dünyada çağın ruhunda manevi doku baskın değildir. Tekkeler yasaklanılası yapılar oluvermiştir. Oysa Mevlevihaneler ve tekkeler, külliyelerin öğretilerinin pratik yollardan verildiği hazırlık basamaklarıydı. Ne var ki şimdi büyük yapıdan söz edemediğimiz gibi, onların koridor ve giriş kapılarından da bahsedemeyiz. Çünkü bireyci bir toplumda tekkevari cemaat ruhunu besleyen muhitler de yoktur.

Sadece Mevlana’yı değil, mesela yine gurur duyduğumuz Nasreddin Hoca’yı anlamak için de aramızda mesafeler vardır. Şüphesiz hepsinin mesajı evrenseldir ancak yerel ve geleneksel doku ihmal edilecek bir şey değildir. Hoca’nın nüktelerinin çıktığı geleneksel dokuyu bugün göremiyoruz. Çünkü uyarıcılar son derece önemli. Zira o, komşusunun cinsel yaşamını bile nükte konusu yapacak kadar iç içe sürdürülen bir yaşam biçimi içinde doğmuştur. Mesela komşusu ona, “karın çok geziyor” diyebiliyor ve aralarında samimi bir ilişki ağı var. Şimdi bu mümkün olmadığı için uyarıcılar, dolayısıyla bilgelik modelleri de değişmiştir. Bu nedenlerden dolayı on üçüncü yüzyıla elimizi kolumuzu sallayarak gidemeyiz, gittiğimizi sansak da hayalde bir yolculuk yaparız. Tam da bu noktada “Mevlana öğretisi nasıl oluyor da bambaşka kültürdeki, Batı insanını etkiliyor ve onları dönüştürüyor?” sorusunu sorabiliriz. Nasıl oluyor da bizim kültürümüzden ışık bulanlarla Batı’dan aydınlananlar benzer kodlara ve farkındalıklara sahiptir?

Ortada bir tür karşılaşma olduğu su götürmez bir gerçek. Ancak nasıl ve ne şekilde bir buluşma bu? Deneyimle boyut kazanan, duygu kanalları güncellenmeye açık kişinin, farkındalıkları sürekli artar. Aynı farkındalığı ve ışığı görünce de “işte bu!” diyerek, içindeki beyaz güvercini uçurur. Mesela dansçı Rabia Christine Brodbeck isimli kadın, sufi bir meşreple yaşadığına, tanık olduğuna ad koyuyor ve en esaslı sanat gösterisini namaz olarak görebiliyor. Su üstüne yazı yazmak diyen Muhyiddin Şekûr, “kâinatın yaratıcısı karşısında alnımı secdeye ilk koyduğumda ise kalbimin derinliklerinde yatan duyguya ulaştım” diyerek Rabia’nın şahadetini kendi dünyasından yeniler ve farklı kelimelerle terennüm eder. “Benim için İslam’ı keşfetmek, kaybedilenleri yeniden bulmak, ayrı düştüklerime tekrar kavuşmak gibi bir şey oldu” diyen Fransız kadın düşünür Eva de Vitray-Meyerovitch, bir ufuk daralması ve huzursuzluk anında sufi tınıya tutunur. Ancak bu anaforda o, bir tür duygu tazyiki altındadır. Duyguları yol ve kanal ararken, Mevlana yörünge gösterir.

Yine hayatın anlamını çözerken yoldaki dikenleri kaldıran sufileri görünce, tanıdık tınıyı hemen fark eden, psikiyatristleri şaşırtan ve ruhsal bir kırılmanın eşiğinden dönen, bizim kültürümüzün insanı Ayşe Şasa da ruhuna dayanağı ve bütünleştirici ibreyi sözünü ettiğimiz adreste bulmuştur. Kısacası sufi öğreti ona bir bakıma kaldıraç ve eksen olmaktadır.

Kendinin uzağında olmak

Deneyimlere kapalı, duyguları kilitli, yüzeyel bir vicdan emaresiyle var olmanın ağırlığıyla mücadele eden dolayısıyla da sevme kanalları tam olarak açık olmayan bir kişinin Mevlana’nın dinle çağrısını işitmesi pek mümkün değildir. Çünkü onun ney gibi bir şikâyeti yoktur. Derinlerdeki duygularının kapısını açacak bir müjdeciye ihtiyacı olduğunu bilmediği gibi, prangaları açmak isteyen özgürlük ustasını da tanımayacaktır. Bu nedenle ayrılık ve buluşma da böyle figan edilecek bir şey değildir. Doğrusu kişi, kendine uzakken, çağrıya nasıl yakın olabilir?

‘Kapı’ları adamakıllı kilitli olanlar çağrıyı da duyamazlar. Esasında her kişinin bir eşik manzumesi vardır. Çağrı sayesinde kişi, “kapı” ile “eşik” arasındaki farkı fark eder. İçeriye ancak çağrının buyur edebileceğini, çağrısız kapıda kala kalacağını da çağrıyı duyduktan sonra bilir. Çağrı, uykudan uyanıştır belki de. Çünkü kişi, kapıdan içeriye tam girebilse heyula bir yük olmaktan özgürleşecektir ve bu bir tür diriliştir. Hayal ve gerçek arasındaki köprüyü kurar çağrı. Şairin “beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın” feryadı çağrının anlamını ifşa eder. Kör kuyularda kalmak, zamanın da dışında olmaktır. Çünkü Shakespeare’in ifadesiyle yaşıyorsak eğer, kralları çiğnemek için yaşıyoruz. Bizi kıskıvrak ele geçirecek ve varlık hanesinden sendeletecek, dahası ortadan kaldıracak bütün abluka ve sultalar, varlığın karanlıkta kalmasıdır. Bu boyunduruğu kaldırdığı ölçüde var olan insan varlığı, zamanla özdeştir. Belki de zaman tam da budur. Çünkü insan kendi doğasını sahiplenirken, sultayı üzerinden atarken, kendi varlığını kavrar. Sözünü ettiğimiz yükler, anlamlandırılamayan ancak taşınmak zorunda olan prangalardır. Bunlardan birer birer azade olmak, nefes almaktır.

Yekpare bir anın parçalanmaz akışına dâhil olabilenler, Mevlana’nın, Yunus’un ve diğer farkındalıklı ruhların çağrısına ulu nazar edebilirler. Zamanın dışında kalanlar için belki teselli, belki paravan belki de ümit edilen bir adres olacaktır, bu ayinler ve gösteriler. Bunun için Mevlana’nın mesajı, kulakları tıkalı, kalpleri kilitli, gözleri perdeli ve duyguları hapis kişilere kolay kolay işlemeyecektir. Çağrının duyulabilmesi için örtülerin ve engellerin kaldırılması gerekir. Zaten bu paravanlar kalkınca yörünge ve eksenin çekmesi kadar, merkeze gelmek isteyenler de can atıyor olacaktır. Bunun adı buluşma ya da karşılaşmadır.

Kaynak: Star / Acik Gorus

“Aşkı bilmek isteyen Mevlâna olmalı”

KÜBRA & BÜŞRA İLE İKİDE BİR

Aşk… İlahi de olsa beşeri de olsa farketmiyor… Hangi zamanda olursak olalım, zamandan azade, Aşk bir tane ama yaşattığı hal, yıllardır birçok hikayeye konu oluyor. İlahi aşk denilince onu ifade ediş şekliyle bizi adeta büyüleyen isim hiç kuşkusuz Hz. Mevlana… Herkes onun duyduğu o büyük aşktan bahsediyor, fakat biz bu anlatılanlardan ne anlıyoruz? Her yıl Mevlana ölüm yıl dönümü olarak bilinen Şebi Arus’a yaklaştığımız şu günlerde “Aşkı” anlamak için yola koyulduk ve sorularımızı edebiyatçı Sadık Yalsızuçanlar‘a yönelttik…

Hz. Adem ile Havva’dan bu yana bir aşk var yeryüzünde…

Adem’den önce de vardır, der arifler. Şair, ‘aşk, kadim ezelidir’ diyor.

Nasıl yani?

Basbayağı. Başlangıçta aşk vardı, derler. Aşk, Hakk’ın sıfatıdır. Cenab-ı Aşk denmesi bundandır.

Çok ilginç…

Evet…Gizem de buradadır. Bir kutsi rivayet vardır : ‘Gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim…’ şeklinde. Varoluş, aşktandır. Bilginin de kaynağı aşktır bu önermeye göre. Varlığımızı aşka borçluyuz yani. Bilmek de sevmektir. Burada aşk, epistemik bir kaynak olarak da anılmaktadır.

Ama aşk bir tane… Fakat hepimizin aşktan anladığı tek mi?

Aşk bir olduğu gibi, birliktir, birlemektir, bir olmaktır. Aşk, biliyorsunuz Arapça bir kelime. Aşaka eylem kökünden geliyor. Aşaka, bir varlığın bir varlığa, bir nesnenin bir nesneye sarılmasıdır.

Birleşme var yani işin doğasında?

Gelenekteki tabiriyle söyleyelim: Vuslat var. Buradaki birleşme, birleme, birlenme ve birlik anlamlarını içerir. Ama, dünyada insan sayısınca aşk tanımı vardır, aşk anlayışı veya algısı. Herkes, her şeyi, kendi manevi düzeyinden görür. Baktığınız yer önemli. Aşkı da ruhsal düzeyiniz, halinizden algılarsınız. Ne gördüğünüz, nereden, nasıl baktığınızla kayıtlıdır. İbn Arabi, Füsus’un son Fassında, ‘bana dünyanızdan üç şey sevdirildi…’ hadisini yorumlarken şöyle der : ‘Peygamberimiz, sevgiyi, yani beşeri sevgiyi, nefsine nisbet etmemiştir, ‘sevdim’ dememiş, ‘sevdirildi’ demiştir. Bu algı düzeyinden bakmayan, doğrudan nefsine nisbet eden kişide şehvetin ilmi eksiktir…’ Bu çok önemli…

Vuslat şart mıdır?

Şart değildir. Ama hakiki ve tutkulu bir aşkın sonucu zaten vuslattır. Sağlıklı aşkta seven, sevdiğini manipüle etmez. Şair diyor ya, ‘seni seviyorsam bundan sana ne?’ Bu sağlık alametidir. Ama, karşılıksız aşk patoloji üretmeye elverişlidir.

Aşk bize nasıl tercüme ediliyor?

En güzel tercüme eden Yunus Emre’nin : ‘Aşk bir güneşe benzer’ diyor. Hz. Şems’in adına yani. Lale Müldür, ‘ormanda veya yürek denilen orman boşluğunda bir kuşun anormal bir hızla dönüşü’ne benzetir. Bu, bir duygu durumu olarak aşkı değil de daha çok aşk yaşantısındaki sorunu ima ediyor tabi… Bir başkası, ‘bela yağmur gibi gökten yağarsa, başını ona tutmanın adıdır aşk…’ diyor. Bir diğeri, ‘Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvay’da, ansızın ‘yüreğinin ellenmesi’ olarak niteliyor. Bir şair, ‘aşk, kavuşma arzusuyla sürekli yanmaktır’ diyor. Ne bileyim, binlerce ‘tanım’ var yani…

Aşk bir sevgi çeşidi midir yoksa sevgiden bağımsız mıdır?

Aşk için, eski Anadolu Türkçesi’nde ‘sevü’ tabiri de kullanılıyordu. Sevgi yani. Ama, Yunus Emre’de aşk sözcüğünün yaygın biçimde olduğunu görüyoruz. Aşk, diyor İbn Arabi, sevginin ifrat halidir.

Bu doğru bir tercüme mi?

Aşk kelimesinin nice zamandır çürüdüğü kesin. Sadece aşk mı? Sevgi, merhamet, adalet… gibi çoğu sözcük kullanılamaz, bir şey iletemez hale geldi.

Mevlana ile aşk bir bütün olarak biliniyor. Mevlana’nın sizce amacı neydi aşkı anlatmak mı yoksa âşık olmayı anlatmak mı?

Hz. Mevlana, Moğol istilalarının diyar-ı Rum’u kasıp kavurduğu ve mistisizmin, Tanpınar’ın deyişiyle kara bir dalga halinde kuzeyden inerek Anadolu’yu sardığı bir evrede belirdi. Belh’ten Anadolu’ya geldi. O çağda, birkaç önemli kişi daha vardı: Hacı Bektaş-ı Veli, İbn Arabi, Yunus Emre… Biri Arapça, biri Farsça, biri Türkçe hakikati terennüm etti. Hz. Mevlana da ‘irfan’ da baskındı fakat o, daha çok aşk burcundandı. Şöyle diyordu: Aşık da, maşuk da aşk da birdir.

Yani?

Aşkınlaşmıştı, aşkınlaştırıcıydı, aşıktı ve aşkla konuşuyordu.

Allah aşkı ve beşeri aşk hep birbirini tamamlayıcı iki unsurdur. Aşkın yeterince farkında mıyız?

Geleneksel sözlükteki ifadesiyle söyleyelim dilerseniz: Mecaziaşk-hakiki aşk. İlki, nefsani ve Hak’tan perdelenmiş bir algıyı işaret eder. Diğeri, aşkın doğru adrese yönelmiş olmasıdır. Fethi Gemuhluoğlu, Türk Petrol Vakfı’ndan burs almak için gelen bir hanım kıza, ‘hiç aşık oldun mu?’ diye sorar. Kızcağız utanır, sıkılır. Üç kez ısrarla sorar. Kız mahçup hala. ‘Evladım niçin utanıyorsun, Hakk’ın yarattığı bir insana aşık olmayan Hakk’a aşık olabilir mi?’ der. Bu, sanırım yeterince açıklayıcıdır.

Yani İlahi aşka beşeriden mi ulaşılır?

Her zaman değil. Doğrudan Hakk’a, Hakk’ın en yetkin tecellisi olan Kamil insana da aşık olunur. Yunus Emre gibi, ‘söylemezsem bu aşk derdi beni boğar’ noktasına gelinebilir. Yunus’ta böylesi bir tecrübe yok. Bir kadına aşık olmamış. Tapduk Emre’ye aşık olmuş. O’nun üzerinden Rabb’e aşık olmuş. Aksi de olur. Hakk’a aşık olan ki, her şeyi-herkesi sever. ‘Hakk’ı gerçek sevenlere cümle alem kardeş gelir’ diyor Yunus.

Bizler aşkın neresindeyiz?

Bilmem…

Neden böyle söylüyorsunuz?

Çok genel bir şeyden söz ediyorsunuz çünkü. ‘Biz’in içinde neler var?

O zaman şöyle sorayım: Aşkı anlayan ve anlatan kişinin bu duyguyu iyi yaşaması anlamına gelir mi? Mesela siz aşkı nasıl yaşıyorsunuz?

Bu, huyunuzla, doğanızla ilgili bir şey. Benim nasıl yaşadığım bana kalsın dilerseniz. Sadece şunu söyleyeyim. Ahmed Gazzali, İbn Arabi, Mevlana gibi ariflerin kitaplarında da geçer. Aşkın kimde, nelere yol açtığının çok objektif ölçütleri, belirtileri yoktur. Ama genelleme yapmayı mümkün kılacak kadar belirtiden söz edebiliyoruz.

Mesela?

Bir genelleme yapalım o halde. Aşk, olağandışı, olağanüstü bir duygu, bir hal. İnsanı kesinlikle rutin dışına çıkarıyor. İrademizle belirleyemediğimiz iki şey var yaşamımızda : Doğum ve ölüm…

Peki, irademizle belirleyemediğimiz iki şey mi var sadece?

Buna aşkı, evliliği katan düşünürler de var. Aşkın ömrü üç yıldır, diye bir kitap vardı yanlış hatırlamıyorsam. Psikiyatrlar, en az üç saat en fazla üç yıldır, diyorlar. Hakiki aşk vuslata değin sürer. Kavuşunca irfan başlar.

Aşk insanı iradesizleştiriyor bir de…

Bir duvar yazısı şöyle diyor: ‘Aşk, sadece aptalların düştüğü bir çukurdur. Abi beni ittiler…’

Aşkı anlamak için önce Mevlana’yı mı anlamak gerekiyor?

Hz. Mevlana’yı ancak aşkla anlayabiliriz. O’nu anlayınca da aşkı anlayabiliyoruz.

Anladığımızla olan arasında ne kadar mesafe var?

Doldurulamaz kadar olabilir bazen.

Aşk anlatılabilir bir şey mi?

Bizim geleneksel edebiyatımız tümüyle aşkı anlatır. Buna rağmen onu anlatmak imkansız gibidir. Hani konuştukça insanın yalnızlığı artar, onun gibi bir hal. Eskilerin tabiriyle, aşk-ı daimide olan arifler var. En çok onlar anlatmıştır. Yunus Emre, Fuzuli, Kemali Baba, Seyit Nizam gibi bilgelerin solukları yanık ciğer kokar. Sürekli yanmışlardır. Rilke’yi doğrulayan bir durum. Aşk, kavuşma arzusuyla sürekli yanmaktır. Bu yüzden üstatlar, öğrencilerini sürekli aşkta tutmazlar, irfana çekerler. O olağanüstü hal sürekli yaşanılabilir mi? O ağırlığa dayanılabilir mi?

Dayanılamaz mı?

Aşıklara sormak lazım.

Aşık olmayan bilemez mi?

Hz. Mevlana’ya, ‘aşk nedir’ diye soruyorlar, ‘ben ol da bil’ diyor.

Aşk ve emek ilişkisi… Biz sevginin emek gerektirdiğini fakat âşık olmak için bir emek olmadığı görüşü hâkimdir. Aşk emek gerektirir mi?

İnsan için emeğinden fazlası yoktur.

Aşk öğrenilir mi?

Evet. Hz. Mevlana alimdi. Hz. Şems, onu ‘aşk mektebi’nde eğitti. Ona aşkı tattırdı, oradan Divan-ı Kebir doğdu. Sonra irfan burcuna geldi. Oradan da Mesnevi-i Şerif çıktı.

Dünya daha adil olabilirdi

Mevlana’nın aşkı bu yüzyılda hala diri bir şekilde yaşıyor. Mevlana mı aşkı yaşatıyor yoksa aşk mı Mevlana’ya hayat veriyor?

Günümüzde nice mahfi Mevlana’lar var. Konuşmayan, hafada işini işleyen. Ne aşıklar var. Bütün insanlık için yakaran nice ağzı dualı aşıklar…Birine aşık olup, Erzurumluların tabiriyle senelerce hissettirmeden onu kendi melalinde yaşayan bağrıyanıklar var. Mevlana’nın sözlerinin bugün hala bizi etkilemesi, ilmini, Ölmeyen Diri’den almış olmasındandır.

Aşk bazılarımızı yüce bir makama çıkarırken bazılarımızı ise tepe taklak ediyor. Aşk denen şey aynı zamanda tehlikeli bir hal de değil mi? Her insan bu halle başa çıkabilir mi?

Buna dilerseniz, Lale Müldür’ün dizeleriyle cevap vereyim: ‘ormanda bir kuş hızla dönüyordu / aşık olduğumuz zaman / yürek denen ormanda bir kuş anormal bir hızla döner / ve kaçmamız gerektiğini söyler bize / çünkü her şey çok fazladır / kendi etrafında nefes kesici bir biçimde dönen bir kuş / kendini ve etrafındakileri yaralar / tehlikedir onun adı / bunun için aşkı hiç kimse, insanın kendi arkadaşları bile istemez / kumrular sakindir bir tek / ben kumru değilim / sen de / bu yüzden birbirimize yaklaşamayız.’

Bugün insanların tümü aşık olsaydı ortaya nasıl bir tablo çıkardı?

Yeryüzünde şairane oturan insanlar çoğalırdı. Daha adil ve merhametli bir dünya olurdu.

Aramak ile bulunmaz

Mevlana’nın bütün eserleri aşka dairdir. Aşka bu kadar eğilmekle göstermek istediği şey neydi?

Hz. Mevlana’nın özellikle Divan’ı aşk doludur. Divan, deyim yerindeyse dağa tırmanırken gaz pedalının dibe kadar indiği yerdir. Doruktan sonraki inişte ise Mesnevi doğmuştur ve burada Hz. Pir’in kademi sürekli frendedir. Mevlana, aşkla irfan arasındaki ankadır.

Aşk neyin ilacı?

Aşk acısı, paylaşılmaz ve sürekli çoğaltır kendisini. Aşk yalnızlığın hem zehiri hem de panzehiridir.

İsteyen Allah’a âşık olabilir mi? Allah aşkı istemek mi yoksa nasip işi midir?

Neye aşık olursak olalım, O’nun Cemal’ine oluyoruz aslında. Dilemeden nasip erişmez. Aramakla bulunmaz, bulanlar ancak arayanlardır, bunu söyler.

Aşk her yerde varsa neden görenlerimiz sınırlı?

Dünya imtihandır. Aşk acısı, gözümüzdeki perdelerin açılmasına hizmet eder. Varolanlar birer perdedir. Her lokma göze bir perde çeker. İktidar perdedir. Şehvetler perdedir. Hırslar, tutkular perdedir. Hakk’ı herkes kendi nefsinde idrak eder. Mısri, ‘şehr-i Elmalı, canda bulmalı’ diyor. ‘Elmalı’, hakikat sırrıdır. Hakikat nefiste bulunacak. Nefs’te ise sayısız perde vardır. Bunlar kullukla, riyazetle, zikirle, acıyla, aşkla aralanır. Vücut birliğine inanan arifler bütün varlığı bir vücut olarak görürler. Ona ulaşana kadar arayış sürer.

Allah’ı tanımak veya ilim sahibi olmak Allah aşkını azaltır mı yoksa arttırır mı?

Artırmaz mı? O’ndan en çok O’nu tanıyan korkar. O’nu en çok, O’nu tanıyan sever. Sevgi bilmektir dediğim gibi. ‘Bilinmeyi sevdim…’ diyor ya…Sevgisiz hiçbir şey olmaz. Tutkuyla sevilmeden yapılan bir işten hayır gelmez.

Aşkı yaşayan kişilerin kimileri az kimileri ise çok derin olarak yaşıyor. Bu neye bağlı? Kişinin duygu dünyasına mı yoksa Allah’ın seçtiği kulları olmasından mı?

Hz. İsa’nın bir hadisi var : ‘Çokları çağrılır, pek azı seçilir’ diye. Bazılarının seçildiği kesin. Bunlar için ‘tekamül etmiş ruhlar’ demek daha doğru. Kimisi bir mevkiye fit oluyor, kimisi üç beş kuruşa, kimisi güzel bir kadına, yakışıklı bir erkeğe. Başka biri çıkıyor, ‘bana Seni gerek Seni’ diyor. Hakk’a talip oluyor. İnsan amacı kadarmış. İbn Arabi öyle diyor: ‘Neye talipsen osun…’


04.12.2011 Yeni Şafak

http://www.sadikyalsizucanlar.net

 

Anadolu Selçuklu Dönemi Tasavvufi Düşünce

“Türkiye Selçukluları Devrinde Şehirli Tasavvufi Düşünce Yahut Mevlânâ’yı Yetiştiren Ortam”

Ahmet Yaşar OCAK, Hacettepe Üniversitesi
III. Uluslar Arası Mevlâna Kongresi (Bildiriler), Konya 2004

Konuya küçük bir tesbitle girmek istiyoruz: Yıllardan beri Mevlânâ, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli ve Ahilik üzerine sempozyumlar düzenleyip ciltlerle bildiri kitapları yayımladığımız halde, hâlâ elimizde bunlar hakkında uluslararası literatüre girmiş biyografiler ve monografilerimizin olmadığını görüyoruz. Bu bize ciddi bir problemle karşı karşıya olduğumuzu düşündürüyor. Bunun sebebini de kendimizce şurada buluyoruz: Halil İnalcık, Kemal Karpat ve Şerif Mardin ve benzeri bir kaç ismin dışında, mesleğini sistematik bir araştırma programına göre icra edip, ana problematiklere yönelerek, milli ve dini hissiyatımızı, ideolojimizi içine karıştırmadan, birinci elden kaynakları kullanmak suretiyle Türkiye tasavvuf tarihinin ve düşüncesinin tatminkâr bir tablosunu ortaya çıkaran bir tarihçilik geleneği henüz ülkemizde teşekkül etmemiştir. Türkiye Selçukluları dönemi bahis konusu olduğunda ise, bu problemin geniş çapta bu dönem tarihçiliğinin artık Türkiye’de neredeyse sönmek üzere olmasının buda büyük payı olduğunu söyleyebiliriz.

Bu şartlar dahilinde Anadolu Selçuklu dönemi bilim, düşünce ve kültür tarihi çalışılabilir mi? Nasıl çalışmalıdır? Bu dönemin tasavvufi düşünce tarihinin programı ne olmalıdır? Hangi konulara, meselelere öncelik ve ağırlık verilmelidir? Bu dönemin tasavvufi düşüncesinin, klasik tasavvuf düşüncesi ile bağlantıları nedir? Bu bağlantıları sağlayan teorik referanslar hangileridir? Bu referansların coğrafi ve kültürel havzaları nereleridir? Bu havzaların İslâm öncesi mistik kültürlerinin özellikleri ve İslâmî döneme etkileri neler olmuştur? Türkiye Selçukluları dönemi tasavvuf düşüncesinin, en iyi bildiğimizi sandığımız Osmanlı dönemine bıraktığı miras nedir? gibi, cevaplamamız gereken, araştırmalarımızı yönlendirmesi icap eden ciddi soruların muhatabıyız bugün.

Daha önce başka bir yerde de hatırlatmaya çalıştığım gibi1, Türkiye’de tarih araştırmalarının hemen her alanında olduğu üzere, tasavvufi düşünce tarihi alanında da belirli moda konular, araştırmalara hakim olmuştur. Bazan siyasal, bazan ideolojik, hattâ turistik veya ticari sebeplerle öne çıkan bu moda konular, Anadolu Selçukluları dönemi için Mevlâna Celâleddin-i Rûmi, Hacı Bektaş-ı Veli ve Ahi Evren (bu arada Ahilik), Beylikler dönemi için de Yunus Emre etrafında odaklanmıştır2. Bu odaklanma, yalnız öne çıkmış bir kaç şahıs etrafında değil, geniş bir perspektifle dönemin tasavvufi akım ve eğilimlerini, bunların sosyal tabanlarını analiz etmeğe, aralarındaki bağlantıları görmeğe engel olmaktadır. En mühimmi, bu akımları doğru anlayabilmek için olmazsa olmaz şart olan, onların kaynaklandığı kültür havzalarının siyasal ve sosyal açıdan tarihsel arkaplanlarının analizlerine yönelmemizi de engellemiştir.

Bu yüzden Türkiye’de tasavvufi düşünce tarihi araştırmaları, sistemli bir şekilde yürüyen, problematik konulara eğilen, yerine göre analitik, yerine göre sentetik nitelikte, kurumlaşmış araştırmalar olmaktan hayli uzak bulunmaktadır3. Bugün henüz bu alanda XIII. yüzyıldan günümüze kadar Türkiye tasavvufi düşüncesinin sağlam bir gelişim çizgisini ortaya koyamadık. Biz bu açmazdan en kısa zamanda kurtulmamız gerektiği kanısındayız. Bunun için bu defaki sempozyum, gördüğümüz kadarıyla iyi bir fırsat yaratmış bulunuyor. Biz bu bildiri çerçevesinde özellikle, Mevlânâ’yı yaratan Anadolu şehirli tasavvufì düşünce ortamını ve bazı çok önemli mutasavvıfları kısaca ele almak istiyoruz.

ANADOLU SELÇUKLULARI DÖNEMİNDE ŞEHİRLİ TASAVVUFÌ DÜŞÜNCE ORTAMI VE ÖNEMLİ TEMSİLCİLERİ

Anadolu Selçuklu dönemindeki tasavvufi düşünce ortamını iyi anlamak ve teşhis edebilmek için, her şeyden evvel bu ortamı meydana getiren tasavvuf akımlarının ve bunların temsilcilerinin geldiği coğrafi ve kültürel havzaları tesbit etmenin yararlı olacağına şüphe olmasa gerektir. Bunların kaynağı olarak, genellikle merhum Fuat Köprülü’nün baskın etkisiyle yakın zamanlara kadar hep Orta Asya ve onunla bağlantılı olarak İran, özellikle de Horasan bahis konusu edilmiştir. Bu çerçevede de, hep Moğol istilası önünden Anadolu’ya vukûbulan göçlerle taşınan sufi akımlar ve temsilcileri üzerinde durulmuştur. Bu doğrudur. Ancak bugün bu tek yanlı yaklaşımın, bu meseleyi yeterince aydınlatmaya yetmediği ortaya çıkıyor.Oysa dönemin Türkiyesi’ndeki tasavvufi yapı ve düşünce çok karmaşıktı ve bunu tek bir kökenle izah etmemiz mümkün değildi. Meselâ bu istilanın Hindistan’a püskürttüğü sufilerden ve onların faaliyetlerinden ve eserlerinden hiç bahsedilmemiştir. Oysa meselâ Kalenderiyye gibi, bir ayağı da Hindistan’da olan bazı sufi akımlar, sanıldığının aksine Anadolu toprakları üzerinde son derece etkili olmuşlardır.

Her ne kadar 1210’lardan başlayarak Orta Asya’dan batıya doğru gelişen Moğol istilâsı, kitlesel göçlerin Ön Asya’ya ve Anadolu’ya yönelmesine sebep oldu ise de, yalnızca Maveraünnehir, Hârezm ve Horasan’daki sufileri yerinden etmedi; 1258’de Irak’ın ve kısmen Suriye’nin istilasıyla, oradan da Anadolu topraklarına muhtelif tarikatlara mensup bir takım sufiler gelmeye başladı. Rifâiler, Kadiriler ve Vefâiler bunlardandı. Dolayısıyla Moğol istilasının sebebiyet verdiği göçlerin bir de Irak ve Suriye ayağı olduğunu hesaba katmamız ve dikkatimizi bu bölgelere de yöneltmemiz gerekiyordu. Hem Mâverâünnehir, Hârezm ve Horasan, hem de Irak ve Suriye mıntıkalarının Buhara, Belh, Bağdat, Musul, Dımaşk ve Halep gibi büyük kültür merkezlerinde doğan ve gelişen tarikatlar, yüksek bir tasavvufi düşünce seviyesine erişmişler, mühim bir yazılı literatür oluşturmuşlardı. Bu literatürün önemi ve Selçuklu ve Osmanlı Türkiye’si üzerindeki tesirlerine dair genel çizgilerin dışında çok fazla bir şey bilmediğimiz itiraf etmek zorundayız. Özellikle Irak’ın o zamanki karmaşık ve krizlerle dolu kültürel ve sosyal yapısının oluşturduğu tasavvuf akımları da pek dikkate alınmamıştır.

Meselâ, müslümanlaşmasına rağmen, daha çok şifahi bir kültür geleneğini sürdürmekte olup eski inançların hakimiyetindeki kırsal kesimde, büyük tesir ve nüfuzu olduğunu ancak bir on onbeş yıldan beri anlamaya başladığımız, Tâcü’l-Árifin Seyyid Ebu’l-Vefâ Bağdadi’nin (öl.1107) kurduğu Vefâiyye tarikatı ve bunun mensuplarının önemini daha önce farkedemedik. Çünkü dikkatimiz hep Ahmed-i Yesevi ve Yeseviyye üzerinde yoğunlaşmıştı. Oysa bugün yeni bulu-nan bir takım belgeler, Tâcü’l-Árifin Seyyid Ebu’l-Vefâ Bağdadi’nin (öl.1107), başka bir deyişle Vefâiyye geleneğinin Yesevi geleneğinden daha güçlü ve uzun vâdede daha etkili olduğunu gösteriyor4.

Halbuki biz, kırsal kesimdeki tasavvuf akımlarını Yesevilik ve o gelenek çerçevesinde düşündüğümüz Hacı Bektaş ve Yunus Emre ile izaha çalıştık. Ama XIII. ve hattâ XIV. yüzyılların bütün bir Orta Doğu’sundaki kırsal ve kentsel tasavvuf akımlarını geniş ölçüde etki altına alan Kalenderiyye akımını, Köprülü ve Gölpınarlı hariç, pek hesaba katan olmadı5. Yunus Emre’nin bile bu akımın bir mensubu olabileceğini hiç düşünmek istemedik. Şehirli kesime mensup tasavvuf akımlarını ve bu akımların yarattığı düşünceyi ise sadece -muhakkak ki büyük bir mutasavvıf ve dolayısıyla geniş bir tesir ve nüfuz saha-sına hakim olan- Mevlânâ ile izaha çalıştık.

Genelde tanınmasına rağmen, Muhyiddin-i Arabi’nin Endülüs (Mağrip) kökenli bir mutasavvıf oluşunun ve onu vatanından eden Katolik rekonkista hareketinin tasavvufi zihniyet dünyasındaki etkilerinin üzerinde de pek durulmamıştır. Bugün hâlâ Muhyiddin-i Arabi’nin önce Selçuklu, daha sonra Osmanlı dönemindeki tesirleri, özellikle de Vahdet-i Vücud’un değişik yorumları hakkında bir tek bile monografimizin olmaması inanılmaz gibi geliyor6. Onun yolunu takip ederek Anadolu’ya gelen Afifeddin Tilemsâni, Sâdeddin Fergani, Müyyededdin Cendi gibi, Arabi mektebinin önemli temsilcilerini ve dönemin Türkiye’sindeki etkilerini hâlâ pek iyi bilmiyoruz. Görüldüğü üzere bunlar bize, Selçuklu Türkiyesi tasavvuf düşüncesinin yalnız Orta Asya ve İran değil, bir de Irak ve Mağrip ayağı olduğunu gösteriyordu. Dolayısıyla yalnız Selçuklu dönemi değil, Beylikler ve Osmanlı dönemi tasavvuf düşüncesinin, bu dönemlerde Anadolu ve Balkanlar’da oluşmuş tasavvufi fikir, akım, teori ve tarikatların kökleri de temelde bu üç kökene dayanmaktadır. Bu kökenlerin analizine dair hâlâ herhangi bir monografiye sahip değiliz.

Daha önce yine buradaki Mevlânâ sempozyumlarında ve bazı yazılarımda da belirtmeye çalıştığım gibi, Mevlânâ’nın tasavvuf düşüncesi işte bu kökenlerden kaynaklanan tasavvuf akım ve meşreplerinin bir sentezidir.

Calismanin tamami icin tiklayiniz. (pdf)
http://akademik.semazen.net/article_print.php?id=358
Harita

Batı’nın Mevlana Görüşü

Prof. Dr. ANNEMARİE SCHİMMEL
Konya, 1954

Bu yazı 14.XI. 1954’de Fakültemizin Mevlana gününde, 16 ve 17.XII. 1954’de de Konya’da yapılan Mevlana ihtifalinde verilmiş olan konferansın metnidir.

İnsanın hayatında unutulmaz, bütün hayatıni değiştiren anlar vardir. O anlarda, insan, uluhiyetin yakınlığını duyar, semavi bir vecd içinde titriyerek garkolur. Böyle bir anı ben, Almanya’da çok genç bir talebe iken profesörümün ağzından ilk defa Mesnevi”nin ilk satırlarını dinlediğim zaman yaşamıştım. Bu andan itibaren, çoktan takdir ettiğim Mevlana’nın eserinden hiç ayrılmadım; harbin en feci yangın ve ateş fırtı nalarında şiirleri bana ilahi aşkın alevlerinden bahsettiler; harpten sonra çektiğimiz tahammülfersa ızdıraplarda yine Mevlana’nın sözleri, insanın yalnız ızdırap vasıtasiyle olgunlaşacağını, -cevherin yalnız elim bir traştan sonra parlıyacağını öğrettiler; saadet saatlarında, bütün tabiatın, aşk rüzgarının estiği zaman kozmik bir ahenkte ezeli ve ebedi ilahi varlık çevrinde dönerek sema’da bulunduğunu anlatan şiirin beyitleri zevkle okudum.

Ve gittiğim her yerde Mevlana’yı seven, ona hayran olan insanlara raslamak bana nasip oldu. Çünkü büyük mistik şair, garbi Avrupa’da 150 seneden beri tanınmakta idi. Hafızı Şirazı ve Ömer Hayyam kadar geniş bir şöhret kazanmamakla beraber ona karşı gösterilen saygı ve sevgi daha derindir. Hafızı Şirazi, Avrupa’da bilhassa Goethe’nin West-Östlicher Divan adlı, Hafızın ruhuna ithaf edilen büyük lirik eseri sayesinde yakın şarkın en meşhur şairi sayılmaktadır. Mevlana’ya gelince, Goethe’nin onu çok az tanıyıp zaten her nevi mistikliğe büyük bir alaka göstermediği için zikri geçen eserde yalnız birkaç satırla- -bizce pek anlayışlı bir şekilde değil- zikredilmiştir. Bununla beraber, Mevlana’yı kendi piri seçen büyük Pakistanlı şair Muhammed İkbal, Peyam-imaşrık adlı eserinde Goethe ile Mevlana arasındaki semavi konuşmada ikisinin en derin fikirlerinin aynı: yani sonsuz, hayat veren aşk olduğunu gayet şairane bir şekilde belirtmiştir. 


Hafızın, Sadi’nin şiirlerinden bir kaç parça XVII. ve XVIII. asırda Avrupa’ya gelmişti; Mevlana’nın şiiri ise, 1818 senesinde çıkan Geschichte der schönen Redekünste Persiens, meşhur tarihçi Hammer’in, farsça edebiyatına dair kıymetli malfımatla dolu eserinde ilk defa büyük miktarda tercüme edilmiştir. Hammer’in doğru ama pek tatsız tercümelerinden aslın güzelliğini bulmak hemen imkansız görünmektedir- mamafih, Goethe’nin aynı Hammer’in Hafız’dan yaptığı ahenksiz tercümelerinden İranli şairin dehasını anladığı gibi, genç bir Alman müsteşriki, Friedrich Rückert,- birdenbire bütün bu kaba kisvelerin altında Mevlana’nın ışığını görmüştür. O, 1822 senesinde küçük bir kitap halinde Mevlana Celalettin mahlaslı 60 kadar şiir yaymıştırki, farsça aslından değil, Hammer’in tercümesinden ilham almışlardır. Celalettin, gazellerini Şemsi Tebrizi’ye ithaf ettiği gibi Rückert, bu şiirlerini “şarkta doğan mistik güneş Mevlana’ya” fakirane bir armağan olarak takdim etmiştir. O, şarklı şairin garplı bir aynası olduğu için, tipik şarklı şiir şeklini de aksettirmiştir:

Alman edebiyatında ilk defa olarak bu Mevlana şiirlerinde gazel şeklini kullanmıştır. Genç müsteşrik şair bazan Mevlana’nın yalnız bir beytini alıp ona binaen uzun bir şiir yazmış ise de, bu taze şiirlerinde bile Rumi’nin kokusunu muhafaza etmeğe muvaffak olmuştur. Farsça bilmiyen bir Avrupalı Mevlana hakkında doğru bir fikir edinmek isterse, bu, ve yalnız bu tercümelerin bitmez güzelliğini görsün. Başka lirik eserlerine de arasıra Mevlana’nın muhtelif şiirlerinden parçaları koyan Rückert, Meylana gazellerinin sonunda ilahi aşka teveccüh edip ona soruyor: “Bana senden gelen bir yıldız gibi yeryüzünde peyda olan, nerededir? Bütün milletlerin bütün evliyalarından takdis ettiğim Mevlana Celalettin, nerededir?”

Rückert’in bu tercümesinden bu asrın ilk senelerinde bir ingilizce şairane tercümesi yapılmıştır. Halbuki o zamana kadar Mevlana ‘ya ait birkaç kitap garpta çıkmıştı: Rückert’in ilk tecrübesinden ı 6 sene sonra (ı 838) Avusturyalı şarkiyatçı Rosenzweig-Schwannau tekrar Divan-i Kebir’den müntehab gazelleri neşretmiştir ki onlar -aslından almancaya çevrilmesine rağmen- Rückert’in eserinden daha fazla XIX. asrın edebi zevkine bağlı kalıp bize bugün biraz eskimiş gibi görünmektedir. Hemen aynı zamanda Almanya’da Mesnevi’nin ı ve 2. cildi G. Rosen tarafından şiir şeklinde iyice dilimize çevrilmiştir. Bütün Mesnevi’nin bir kısaltma tercümesi 20 sene sonra iyi de bir tefsir ile İngiltere’de Whinfield tarafından yayılmıştır. Bu muhtelif tercümelere dayanarak geçen asrın sonunda şam’a bir Dünya Edebiyatı Tarihini yazan bir alman bilgini, “Dünya, Mevlana kadar sevimli, daha fazla sevilesi bir mistiği görmemiştir” diye yazmıştır.


Tam Metin

Elif Şafak’ın Aşk Romanında Tasavvuf

 

flickr.com
Mehmet Bakır ŞENGÜL
Bitlis Eren Üniversitesi
Turkish Studies
C.5, S.2, Bahar 2010


ÖZET
Tasavvuf; kaynağı, gelişimi ve yaklaşım biçimi itibariyle sürekli olarak tartışmaların odağında olmuştur. Her şeyde yaratıcının yansımasını arayan tasavvuf, sevgi ve hoşgörü odaklı bir geleneğe sahiptir. İnsanlığın gelişim sürecinde gizemli unsurların ilgi çekiciliği, tasavvufta da kendisini göstermiş ve etkisinin dönüştürme gücü, ilgili olsun veya olmasın herkeste, tasavvufa karşı bir merak uyandırmıştır.

Türk romanının son zamanlardaki önemli isimlerinden olan Elif Şafak’ın, son romanı Aşk (2009), odağa aldığı tasavvufî düşünce ekseninde, aşkı ve kişisel özgürlüğü önceleyen bir kurguya sahiptir. Roman, biri 13. diğeri, 21. yüzyılda geçen iki farklı kurguya sahiptir. Romanda Ella’nın yalnızlığı, arayışları ve aşkı kovalaması ile Mevlana ve Şems’in 13. yüzyılda yaşadıkları tasavvufî aşk yolculuğu, birlikte ilerler. 13. yüzyılda geçen kurgu, kendi içinde bağımsız bir içerikle diğer kurguyu etkileyerek bazen de dönüştürerek varlığını sürdürür.

Romanda Mevlana üzerinden, tasavvuf ve hoşgörü konuları okurun dikkatine sunulur. Tasavvufun aşamaları, kişisel gelişim ve dönüşüm üzerindeki etkileri ve dünyada kitleleri etrafında toplama amacında olan bir dil kurma arzusu, Şafak’ın, Aşk romanında tasavvufla ilgili öne çıkardığı başlıklardır. Yazar, eserinde öncelikle tasavvuf literatürüne bağlı kalmış ve Mevlana döneminin dil özelliklerini yansıtmaya çalışmıştır. Bu çalışmada, Elif Şafak’ın anılan romanındaki tasavvufî unsurların işleniş biçimi, bunun kişilerdeki yansımaları ve Mevlana döne-minde yaşanan aşkın romanda ele alınışı irdelemektedir.


6. Mevlana, Aşk ve Semâ
Yazar, romanda Mevlana’dan bahsederken Mevlana’nın yaşadığı dönem olan 13. yüzyıl ile günümüzü karşılaştırarak, her iki dönemde yaşanan dini ihtilaflar ve kültürel çatışmalar üzerinde durur. Özellikle 13. yüzyılın içinde bulunduğu dini, siyasi çatış-malar, Moğol İstilasının sebep olduğu kaos ve Anadolu’nun irili ufaklı Türk Beylikleri tarafından yönetilmesinin getirdiği ayrışma, dönemin içinde bulunduğu olumsuz atmosferi yansıtır.
Mevlana, bu karışık tabloda, Konya’da yaşayan bir din bilgini olarak karşımıza çıkar. Klasik dini anlayışla yaşamına devam eden Mevlana, Şems ile karşılaşmasından sonra, ‚alışageldik tüm kurallardan çıkmaya cüret ederek adanmış bir gönül ehli, aşkın ateşli savunucusu, semanın yaratıcısı ve tutkulu bir şairi‛ (38) noktasına gelir. Mevlana, geride bıraktığı eserleriyle daha sonraki nesillerin ‚İslam âleminin Shakespeare’i ‚ (38) olarak tanıyacağı hoşgörülü, insanları evrensel değerler etrafında birleştirmeye çalışan, barışçıl bir kimliğin sahibi olur.

Meyerovitch’in Mevlana ile ilgili kendisiyle yapılan röportajlardan oluşan‚ İslâm’ın Güleryüzü‛ (1998) kitabının adı ve içeriği, Şafak’ın anlatımıyla zihinlerde şekillenen Mevlana’nın din anlayışı arasında bir uyum, dikkat çekmektedir. Bir söyleşide, Fas’ta bir ‘şeyh’i olduğu sorusuna Meyerovitch, olumlu cevap verir. Daha önce de değinildiği gibi, Zahara’nın Müslüman olmasına sebep olan tekkenin şeyhinin Fas’ta bulunması, bu uyumun / etkinin bir başka göstergesidir. Şafak, Mevlana’nın ‚nicelerinin ‘kâfirlere karşı savaşmak’ olarak tanımladığı zahiri bir cihaddansa, insanın kendi içine yönelerek olgunlaşmasını hedefleyen bâtınî bir cihat üzerinde‛ (38) durduğunu söyler. Herkese kapısını ardına kadar açık tutan Mevlana, evrensel barışın temsilcisi olarak karşımıza çıkar.

Mevlana’nın Mesnevi ve Divan-ı Kebir adlı eserleri, tamamen ‘aşk’ ve ‘gönül’ kavramları etrafında örülmüştür. Mevlana, ‚güzelliği her yerde, bakir doğada, insanın varlığında ve sanatta bulur‛ (Nasr, 1992: 167–168). İslam inancına göre Allah, insanı en güzel şekilde (ahsen-i takvim) yaratmıştır. Sonra, kendi ‘Ruhundan üfleyerek’ ona can vermiştir. İnsan ruhu, ruhlar âleminde Allah’ın : ‚Elestü bi-rabbikum / Ben sizin Rabbiniz değil miyim?‛ sorusuna: ‚Belâ/Evet‛ cevabı vererek, Allah’ın rabliğini onayladığını, Mevlana’ya göre de ayrıca, belâ çekmeye talip olduğunu ifade etmiştir. Bu yüzden, olgunlaşmak için sıkıntılara katlanmak gerekir. Hz. Adem, kendisine yasak edilen meyveyi yiyince cennetten atılır. Mevlana’ya göre, insan cennetten atıldıktan sonra, Allah’a tekrar kavuşma -Allah’ın insana Kendi ruhundan üflemesinden dolayı, insanın tekrar özüne kavuşma- arzusu nedeniyle, hep bir eksiklik hisseder. İşte bu eksikliğini tamamlama arayışının adı aşktır. Ruh, Allah’a tekrar kavuşmak için dünya arzularından sıyrılarak, sadece Allah’a yönelmelidir. Bu yöneliş, aşk ile yapılırsa kavuşma gerçekleşir. Cennetten atılan insan, böylece asıl vatanına dönmüş olacaktır.

 


….

Sonuç 

Aşk romanı, Ella Rubinstein adlı Amerikalı kadın kahramanın yaşam karşısında takındığı pasif ve aktif tavırların çakışma noktalarında açığa çıkan, özgürleşme ve hayatın odağına aşkı alma mücadelesi olarak okunabilir. Romanda bunalımlarının ve arayışlarının sonucunda, duygusal açlığını gidermek için, kendisini o güne kadar adadığı ailesinin varlığını hiçe sayan bir kadının, hayatının odağına aşkı alması ve geçmişiyle hesaplaşmadan –aktifken de pasif tavır ortaya koyan- yeni bir hayata, sessizce başlaması anlatılmaktadır. Romanında, aşkın insan ruhunda meydana getirdiği depremin, hayatı yeni baştan algılama çabasına dönüşmesi, gözler önüne serilmiştir. Roman, aşkı anlatmak için kurgulanmasına rağmen tasavvufî boyut, baskın olan izlek olarak karşımıza çık-maktadır. Şafak, belirttiğine göre ilgi ve okumalarının sonucunda ulaştığı kişisel tasavvufî bakışını yansıtmıştır. Tasavvufun temel unsurları, insana ve Allah’a bakışı, felsefî temelleri ve ulaşılmak istenen evrenin görüntüsü ile ilgili tespitler ve bilgiler kurgusal zeminde işlenmiştir. Romanda, kimi zaman oluşturulmak istenen güçlü ve çevresini dönüştürme gücüne sahip Şems karakteri, kimi zaman da kurguyu tamamlamak amacıyla kısmen yapay bir gö-rüntü çizen Çömez tipi ve daha çok hayatın içinden tipler, tasav-vufî izlekte karşımıza çıkmaktadır. Genel olarak 13. yüzyıl Konya’sının sosyal hayatı, insanların çekişmeleri, çıkar çatışmaları, değer yargıları, kültürel ve dini atmosfer, sıradan insanların yaşam biçimleri başarılı bir şekilde sunularak, okurun ilgisi bu kurguda da canlı tutulabilmiştir. 

13. yüzyıldaki kurgunun olay örgüsü, çoğunlukla, tarihi dokuya bağlı kalarak ilerler. Ancak, edebi metnin kurgusal özelliğinden kaynaklanan bakış, kimi tartışmalı durumların açığa çıkmasına neden olmuştur. Şems karakteri, hem olay örgüsünün hem de tasavvufî izleğin odağında verilmiş ve bazen aşırı hoşgörüsüyle bazen de aşırı tahammülsüzlüğüyle ön plana çıkmıştır. Şems’in kişiliğindeki bu uç noktalar, tasavvufun yansımaları olarak sunulduğundan zihinlerde Şems ve Mevlana’dan ziyade, tasavvuf ile ilgili görüntüsel bir şaşkınlık oluşmuştur. Tasavvufun temel referansı olan İslamilik, Aşk’ta hoşgörü ve hümanizm olarak karşımıza çıkar. Yazar, böyle yaparak, tasavvufa ve özellikle Mevlana’ya olan ilgiyi artırmayı amaçlamış olmalıdır. Dikkatle bakıldığında bunun, kısmen de olsa tasavvufun içini boşaltan bir yaklaşım olduğu görülür. 

Tasavvufun temel kavramlarından olan sevgi ve aşk, yazar tarafından, hem hayatın hem de tasavvufun odağında olacak şekilde sunulmuştur. ‚Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde‛ (415) şeklinde, Şems’in sözleriyle son bulan romanda, Ella’nın insani aşkı ve -örtük olarak ifade edilen- daha sonra ilahi aşkı, hayatının odağına alması ve bunun sonucunda yaşadığı dönüşüm ifade edilmiştir.


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 412 takipçiye katılın