Türkiye, Sol ve Gelecek

E.Fuat Keyman

Koc Universitesi
.
Modern zamanlarda siyasal alan, “siyaset-yönetim-siyasa arasındaki karşılıklı iletişimlerin” yer aldığı alan olarak tanımlanır. Siyaset, siyasal aktörler (siyasi partiler ve devlet seçkinleri) arası rekabet ve müzakere temelinde geçen etkileşimi tanımlarken, yönetim bu etkileşimin sınırlarını ve çerçevesini en genelde belirleyen kurucu ve düzenleyici normlar tarafından anlam kazanır. Bu anlamda, yönetim olgusundan genelde “kurucu ve düzenleyici ortak dil olan anayasa ve siyasetin yasal çerçevesini (siyasi partiler yasası gibi) belirleyen temel yasaları” anlarız. Siyasa ise siyasi aktörlerin belli bir yönetim biçimi içinde birbirleriyle yaptıkları rekabet ve müzakere ilişkisinin temel referans noktası ya da aracıdır (örneğin eğitim politikası, tarım politikası, kalkınma politikası, kamu reformu, azınlıklar politikası, kültürel hak ve özgürlükler politikası gibi).
.
Bununla birlikte, bugün yaşadığımız dünyada ve Türkiye’de siyasal alanın, hem mekânsal, hem aktörsel hem de demokrasi anlayışı eksenlerinde ciddi bir değişim geçirdiğini görüyoruz. Siyasal alanın yukarıda verdiğim tanımı geçerli kalmakla birlikte, bugün siyaset sadece siyasi partileri ve devlet seçkinlerini içermiyor, aynı zamanda ulus-üstü (AB, IMF gibi) ve ulus-altı aktörleri (sivil toplum örgütleri, toplumsal hareketler, vatandaşlık inisiyatifleri gibi) de içeriyor. Yönetim biçimi sadece ulusal düzeyde değil, aynı zamanda, belki daha etkili bir biçimde, küresel ve bölgesel kurucu ve düzenleyici normlar tarafından da belirleniyor (Kopenhag Kriterleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ya da IMF, DTÖ kuralları gibi) ve siyasa da, dolayısıyla toplumsal sorunlara ve taleplere çözüm bulmak için geliştirilen politikalar da sadece ulusal ölçekli değil, aynı zamanda küresel/bölgesel/ulusal/yerel etkileşim ağı içinde oluşuyor.
.
Bu tarihsel değişimi ve dönüşümü sağlayan üç temel faktörü ise, “küreselleşme süreçleri”, “modernite krizi ve kimlik siyaseti” ve “katılımcı demokrasi/demokratik yönetişim talepleri” olarak adlandırabiliriz. Küreselleşme, siyasal alanı hem mekânsal olarak ulus-üstü ve ulus-altı aktörlere açarak bu alana çok-boyutlu ve çok-aktörlü bir nitelik kazandırıyor hem de bunu yaparken iç politika ile dış politikayı iç içe hale getiriyor. Modernite krizi, siyasal alanın merkez sağ-merkez sol ayrımı temelinde örgütlenmesini, bu alanın içine kimlik/tanınma siyasetini, ciddi bir aktör ve siyasi söylem halinde sokarak kırıyor. Bugün Kürt sorunundan azınlıklar sorununa, türban sorunundan “Alevilik nedir” tartışmalarına kadar geniş bir alan içinde, kimlik/tanınma siyasetinin, siyasi alanın göbeğine oturduğunu söyleyebiliriz. Küreselleşme süreçleri ve modernite krizinin siyasal alan üzerinde yarattığı bu değişimler, bir taraftan siyasi partilerle endeksli temsili demokrasi anlayışının temsiliyeti meşruiyet ve yönetim krizini yaratırken, diğer taraftan da katılımcı demokrasi ya da katılımcı demokratik yönetişim arayışlarını, en azından söylem ve toplumsal talep düzeylerinde, önemli kılıyor.
.
Üç seçenek ve siyasi strateji
.
Bugün siyasal alanın bu değişimini yaşayan Türkiye’de, ciddi bir kriz içinde olan solun önünde üç seçenek bulunduğunu söyleyebiliriz.
.
Birinci seçenek, küreselleşme, modernleşme ve demokratikleşme süreçlerine karşı, ulusal boyutu ve devlet egemenliğini öne çıkartan, değişime milliyetçi ve varolanı korumacı bir şüphecilikle yaklaşan ve iç siyasete ağırlık veren bir siyasi strateji gütmek. Bu seçenek ve beraberinde gelen siyasi strateji, son yıllarda Türkiye’de sol ve somutta CHP içinde hakim konuma gelen, “devlet merkezci ve milliyetçi sol ideolojiyi” tanımlıyor. Küreselleşme süreçlerine karşı “reaksiyoner/tepkisel”, toplumsal değişime karşı birlik ve bütünlüğü temsil ettiği öne sürülen geçmişe duyulan özlem ve bu özlemin yaşama geçmesi için varolan yapıyı ulusal çıkar-devlet güvenliği eşitlemesi içinde korumak, devlet-merkezci ve milliyetçi sol ideolojiyi simgeleyen ilk seçeneğin genel hareket tarzını tanımlıyor. Örneğin CHP ve ulusalcı solun kimlik sorunlarına, Türkiye-AB ilişkilerine ve ekonomik küreselleşme süreçlerine yaklaşımda, ilk seçeneğin egemen konumunu görebiliyoruz.
.
İkinci seçenek, bugünün dünyasında iç siyaset ile dış siyasetin “iç içe geçtiğini”, siyasetin alanının ulusal boyutun gerisinde küresel, bölgesel ve yerel oluşumlara doğru “açıldığını”, sınırlı olmadığını, aktörlerin tercihlerinin “sınırlı” olduğunu ve büyük ölçüde var olan sistem tarafından “belirlendiğini” öneriyor. Bu anlamda da, bu seçeneğe göre, bir siyasi stratejinin başarı derecesi de, siyasi aktörlerin içinde bulundukları sistemin gereklerini nereye kadar kendi ülkelerinin çıkarları doğrultusunda yerine getirdiklerine bağlı ölçülebiliyor. Daha somut söylersek, ikinci seçenek, küreselleşme süreçlerini, özellikle ekonomik küreselleşmeyi siyasi karar alma sürecinde ön plana çıkartan, gerçekçi olmayı bu süreç içinde “mümkün olanı” kavrama ve yaşama geçirme ile özdeşleştiren, ve başarılı olma ölçütünü de ekonomik büyüme ve makroekonomik istikrarla bir tutan bir siyasi stratejiyi bize veriyor. Bu siyasi strateji, bu tercihin sol içinde en yalın örneği, Britanya’da Tony Blair önderliğinde, kısa bir süre önce arka arkaya üçüncü seçim kazanma başarısını yakalayan İşçi Partisi ve “üçüncü yol ideolojisi”. Aynı zamanda ve ilginç bir şekilde, üçüncü yolun bugün sadece merkez sol partiler tarafından değil, dünyanın farklı yerlerinde merkez sağ partiler tarafından da (belli ölçüler içinde) kullanıldığını görüyoruz. Türkiye’de bugün için üçüncü yolun sol içinde bir siyasi strateji olarak kullanıldığını söyleyemeyiz. Buna karşın, Ziya Öniş ile birlikte yaptığımız çeşitli çalışmalarda vurguladığımız gibi, AKP’nin 3 Kasım’dan bu yana izlediği, merkez sağ parti olarak siyasi merkezi yeniden kurma stratejisinin, üçüncü yolun belli özelliklerini içerdiğini de söyleyebiliriz.
.
Üçüncü seçenek ise, ikinci seçeneğe benzer bir biçimde, bugünün küreselleşen dünyasında siyasetin çok-boyutlu, çok-mekânlı, çok-aktörlü bir nitelik içinde “karmaşıklaştığını” kabul eder. İkinci seçenekten farklı olarak, aktörlerin tercihlerinin sistemsel gerekliliklerin yerine getirilmesiyle sınırlı olmadığını, aksine, aktörlerin kendi tercihlerini yaratabileceğini ve bu yolla içinde yer aldıkları sistemi dönüştürebileceğini önerir. Üçüncü seçenekte siyasal stratejinin gerçekçiliği ve başarısı da, siyasi aktörlerin küreselleşme ve modernleşme süreçlerinin yarattığı toplumsal değişimlere, toplumsal sorunlara ve toplumsal taleplere uzun-dönemli ve kalıcı çözümler bulmasına bağlıdır. Bu çözümler için anahtar kavram “demokratikleşme”dir ve toplumsal sorunlara ve toplumsal taleplere demokratikleşme-sosyal adalet temelinde siyasi çözümler üretmek, üçüncü seçeneğin birinci ve ikinciden temel ayrışma noktasıdır.
.
Sol ve gelecek
.
Değişen ve küreselleşen dünyayı ve bu dünya içinde dönüşen Türkiye’yi iyi okuyarak, Türkiye’de hem “farklılıklar içinde birlik yaratmak” hem de “birlik içinde farklılığı korumak” düşüncelerini eşzamanlı yaşama geçirecek ve aynı zamanda da Türkiye’yi AB tam üyelik müzakere sürecinde güçlü konumda bulunduracak bir siyasi stratejiye, ciddi bir gereksinim içindeyiz. Ve biliyoruz ki, bu gereksinimin gerçekleşmesi, yukarıda sıraladığımız tercihler içinde üçüncü tercihi yaşama geçirecek bir siyasi aktörü gerekli kılıyor. Ama bu noktada da, ciddi bir ikilemle karşı karşıyayız, çünkü kuramsal olarak sol üçüncü tercihin en güçlü adaylarından biriyken, Türkiye’de bugün sol söylem, özellikle CHP, bu tercihin çok gerisinde kalmış durumda. Türkiye’de bugün sol söylem, en genel düzeyde, demokratikleşmenin çok uzağında duran, eşitsizlik ve dışlanma ekseninde hareket eden sosyal adalet sorunlarına çözüm bulma kapasitesi düşük ve kendisini devlet-merkezcilikle ve şüphecilikle tanımlayan reaksiyoner bir aktörü tanımlıyor. Diğer bir deyişle, bugün sol ya da CHP’ye baktığımız zaman, siyasi strateji ve siyasi aktör düzeyinde birinci tercihi yapan, ikinci tercihi bugün AKP’ye, yarın başka bir liberal partiye bırakmayı sorun görmeyen bir sol yapılanmayla karşılaşıyoruz.
.
Bu nedenle de, bugün solun krizinden konuşurken, siyasi strateji ve siyasi aktör düzeyinde, bugünün dünyasının ve Türkiyesi’nin gerisinde kalmış, toplumdan kopuk ve toplumsal tabanı sürekli küçülen bir aktörün krizinden konuşuyoruz. Yine bu nedenle de, soldan ve CHP’den konuşurken, bir taraftan Türkiye-AB ilişkilerinden Kürt sorununa kadar önemli bir sorunlar yelpazesi içinde giderek demokrasiden kopup reaksiyoner bir milliyetçiliğe doğru hızla hareket eden bir aktörden konuşuyoruz, diğer taraftan da (yukarıda betimlediğim ikinci tercihi belli ölçüde yaşama geçiren ve temsil eden) AKP’ye karşı geliştirilemeyen “etkin muhalefet eksikliği”nden konuşuyoruz. Bu da bize şu gerçeği gösteriyor, Türkiye ve sol, geleceği için, üçüncü tercihi yaşama geçirecek bir siyasi söyleme ve siyasi aktöre ciddi bir gereksinim duyuyor. Aksi takdirde, bugün ve gelecek, bizi ve demokratikleşme taleplerimizi giderek güçsüzleşecek reaksiyoner bir solla, temelde merkez sağ partiler arasındaki rekabeti niteleyen bir siyasal alanla baş başa bırakacaktır.
.

.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s