Din-Siyaset İlişkisi ve Sosyal Bilimleri Tartışmak

Ali Çarkoğlu, Sabancı Üniversitesi

Binnaz Toprak, Boğaziçi Üniversitesi
.
Geçtiğimiz günlerde Türkiye sosyal bilim camiasında çok sık rastlanmayan bir tecrübemiz oldu. Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV) tarafından desteklenen ‘Değişen Türkiye’de Din, Toplum ve Siyaset’ başlıklı araştırmamız kamuoyuna sunuldu, ardından basın ve medyada yaygın bir şekilde tartışıldı. Ancak, bu sürecin sosyal bilimlere bakışta sorunlu bulduğumuz ve araştırmacılar olarak bizde şaşkınlık yaratan yönleri olduğunu da vurgulamak gerekir. Bu kısa yazıyı, araştırmamızın kamuoyuna sunulması ertesinde gündeme gelen tartışmalara bir çerçeve çizmek ve dile getirilen itirazları açıklığa kavuşturmak amacıyla kaleme alıyoruz.
Önce şunu belirtmek isteriz ki, basın ve medyada rapor hakkındaki haber ve tartışmaların bazılarında ciddi yanlışlık ya da bilgi eksiklikliği vardı. Örneğin, araştırmamız halkın yüzde 64’ünün örtünen kadınların sayısında artış olduğunu düşündüğünü ortaya çıkarmıştı. Bu oran kimi gazetelerde, tam tersinden bir okumayla, ‘Halkın yüzde 64’ü örtünen kadınların sayısında artış olmadığını düşünüyor’ cümlesiyle verildi. Gene, ordunun siyasetteki rolüne en uzak duruşu sergileyenlerin kentli, daha eğitimli, daha yüksek gelirli ve kendini laik olarak tanımlayan kesim olduğunu söylememize rağmen, kimi yorumlarda aksi iddia ediliyor, bu kesimin ordunun siyasete karışmasına sıcak baktığı belirtiliyordu.
Köşe yazılarından birinde Darwin ve Yaradılış kuramları hakkında sorduğumuz soru şüpheyle karşılanıyor, halkın bu konuları bilmeyeceğine işaret ediliyordu. Tabii ki bu kuramların bilinmeyebileceğini düşünmüş ve soruyu kuramları basit bir şekilde açıkladıktan sonra sormuştuk. Aynı şekilde, ‘İslamcı’ ve ‘Laik’ kategorilerini hangi kriterlere göre belirlediğimiz sorgulandı. Bu kriterlerin tarafımızdan belirlenmediğini, görüşülenlere Türkiye’de sık sık bu iki kesimden bahsedildiği hatırlatıldıktan sonra 0’ın ‘Laik’, 10’un ise ‘İslamcı’ olduğunu söylediğimiz 0-10 arası bir skalada kendilerini nereye yerleştirdiklerini sorduğumuzu belirtmiştik.
İki tartışma alanı
Bu tür yanlış bilgi ya da yorumların dışında, rapor hakkında kamuoyundaki tartışmalar iki farklı alanda yoğunlaşıyordu. Bir grup, raporun metodolojisini ve kendi gözlemleriyle uyuşmayan yönlerini sorguluyor, ikinci grupsa cevapların kendi içinde çelişkili olduğunu belirtiliyordu. Raporun metodolojisini medya ve basın mensupları için TESEV’in düzenlediği toplantılarda ayrıntısıyla anlattık. Buna rağmen, örneklemimize dahil kent ve kırsal alanların, örneğin, AKP’nin güçlü olduğu ya da toplumsal sorunların az olduğu bölgelerden seçilmiş olabileceğini ima edenler oldu. Örnekleme dahil edilecek birimleri istenilen sonuçları elde etmek üzere ‘ayarlamak’, bilinçli bir çabayla çarpık sonuçlar üretmek amacını taşır. Bundan kaçınmak bilimsel etiğin tanımı gereğidir ve çalışmamızda bu tanıma harfiyen uyulmuştur. Örneklemimiz, son 10 yılda sosyal bilim çalışmalarında kullanılan örneklem seçim metotlarına göre belirlenmiştir. Türkiye’deki veri tabanları kullanılarak örnekleme dahil edilecek kent ve kırsal alanlardaki kişiler rastlantısal seçilmiştir. Yani, 18 yaş ve üstü herkesin bu örnekleme dahil edilme olasılığı eşitti.

Türk toplumunda iki farklı yapı var
Son olarak, görüştüğümüz kişilerden bazıları, mayıs-haziran ayları arasında yürütülmüş bir araştırmanın neden beş aylık bir gecikmeyle kamuoyuna sunulduğunu, bu zamanlamanın tam da devletin en üst kademelerinden laikliğin tehdit altında olduğu yorumu yapılmışken AKP iktidarını ‘aklamak’ amacıyla yapılıp yapılmadığını sorgulamışlardır. Önce şunu belirtelim ki, aşağıda özetlediğimiz araştırma sonuçlarının ne laikliğe ne de İslam’a duyarlı kesimler açısından daha olumlu bir tablo çizdiğini düşünüyoruz. Her iki kesimin de araştırmamızın sonuçlarından çıkarsayabileceği ‘ters’ bulgular mevcuttur. TESEV yöneticilerinin sonuçların hemen açıklanması ısrarına rağmen beş aylık gecikmenin ise çeşitli nedenleri vardır. Bunlar arasında, en başta, toplanan verilerin incelenmesinin, kategorize edilmesinin, tabloların hazırlanmasının, çapraz çözümlerin yapılmasının ve 107 sayfalık bir raporun yorumlarla birlikte kaleme alınmasının zaman aldığını sayabiliriz. Bunlara ilaveten, araştırma sonuçlarının elimize geçtiği haziran ayının ikinci yarısında ve temmuz başlarında katıldığımız çok sayıda yurtdışı sempozyumunu, araştırmacılardan birinin ağustos ayında akademik nedenlerle yurtdışında bulunuşunu, eylülde yeni ders yılının hazırlıklarıyla meşgul olduğumuzu ve tüm bu sürede araştırmaya ciddi olarak eğilemediğimizi sayabiliriz. Ayrıca, bu tür bir sorgulamayı en ılımlı ifadeyle ‘garip’ bulduğumuzu da belirtmek isteriz.
Araştırmanın genel sonuçlarını kamuoyuna açıklarken, 1999’da gerçekleştirdiğimiz araştırma ile karşılaştırma yapacağımızı vurgulayıp bu iki dönemi ekonomik ve siyasal boyutlarıyla ele almış, yedi yıllık bir süreyi kapsayan dönüşümlere kısaca değinmiş, daha sonra araştırma sonuçlarını bir bütünsellik içinde sunmuştuk. Çizdiğimiz bu tablo ne basında ne de medyadaki tartışmalarda bu tür bir bütünsellik içinde incelendi. Bu nedenle, tablonun bütününün analizlerinde yardımcı olacağını düşündüğümüz özet sonuçları aşağıda belirtmek istiyoruz.
.
İki farklı kesim
Araştırmamızın en temel sonucu, Türkiye’de değer yargıları, kültürü, dünyayı algılayışı ve siyasi tercihleri ile birbirinden ayrışmış iki farklı toplumsal yapının varlığıdır. Konuşulan kişilerin sosyo-ekonomik konumları hakkındaki sorulara verilen cevapları çapraz çözümlemelere tabi tuttuğumuzda bu ayrışma her soruda ortaya çıkmaktadır. Bir yanda kentli, daha eğitimli, görece yüksek gelirli, kendilerini dini değerlere aşırı bağlı hissetmeyen, laik olduğunu söyleyen bir kesim ile, öte yanda kırsal bölgelerde yaşayan, daha az eğitimli, görece geliri daha düşük, kendilerini dindar ve ‘İslamcı’ olarak tanımlayan bir başka kesim vardır. Birinci kesim halkın üçte birine tekabül ederken, ikincisi üçte ikisini oluşturmaktadır. Her soruda, ilk üçte birde yer alanlar siyasal olarak daha liberal, çokkültürlü yaşama daha yatkın ve demokratik değerlere daha bağlı gözükmektedir. Sosyoekonomik konumları bu üçte birlik kitleye yakın olmasa bile Aleviler her soruda bu kesimde, Kürt kökenliler ise, orduyla bağlantılı sorular hariç, üçte ikilik diğer kesimde yer almaktadırlar.
Türkiye’de köktendinciliğin arttığını da düşünen bu kesimin halkın üçte birine karşılık gelmesi, laik hassasiyete sahip olanların birkaç ‘dinazor laikçi’ ile sınırlı olduğu tezini doğrulamayan, kendi içinde anlamlı bir bulgudur. Ortaya çıkan genel tablo, ‘İslamcı-Laik’ ikilemi çerçevesinde siyasal liderlerin duruşlarıyla destek aldıkları seçmen kitlesi arasındaki kopukluğa da işaret etmektedir. Açık ifade edecek olursak, AKP tabanı liberal demokratik değerler bağlamında liderliğinden daha ‘geride’, CHP tabanı ise daha ‘ileride’ gözükmektedir. Ancak, burada şunu da belirtmek gerekir ki, bu iki gruptakiler sadece AKP ve CHP seçmenlerini değil, sağda ve solda kümelenmiş diğer partilerin seçmenlerini de içermektedir.
Ayrışma noktaları
İki kesimi birbirinden ayrıştıran bir diğer önemli bulgumuz, demokrasiye sekter bakış açılarını içeren ‘biz’ ve ‘ötekiler’ türü değerlendirmelerdir. Kendilerini dindar ve Sünni Müslüman olarak tanımlayan üçte ikilik kesimin büyük çoğunluğu, ‘türban’, imam hatip liseleri vb konularda duyarlı gözükürken, farklı etnik ya da dini kimliğe sahip kişilerin haklarına aynı duyarlılığı göstermemektedirler. Aleviler, Kürtler ve gayrimüslimlerin hak talepleri hakkında sorduğumuz pek çok soruda bu duyarsızlık açıkça ortaya çıkmaktadır. ‘Biz’ ve ‘ötekiler’ ayrışımı yabancılara karşı tavırlarda da belirginleşmekte, dost olarak tanımlanan ülke halkları en yüksek oranda diğer Müslüman halkları kapsamaktadır. Aynı zamanda, 1999 araştırmamızla karşılaştırıldığında, Sünni-Alevi ayrışmasının Sünni kesim açısından daha keskinleştiği gözükmektedir.
Siyasal düzlemde görünen bu ayrışmanın iki kesim arasındaki toplumsal ilişkilere yansımadığını da saptadık. Diğer bir deyişle, üçte bir ve üçte iki olarak belirlediğimiz bu kesimler birbirinden izole, birbiriyle teması asgariye indirmiş yaşam sürmemektedirler. Bu bulgu sevindirici olduğu kadar Türkiye’deki siyasal dengelerin hassasiyetine de işaret etmektedir. Bu dengelerin siyasal elitler düzeyinde iyi okunması ve iki kesimi birbirine yaklaştıracak konsensüs politikalarının izlenmesi siyasal istikrar açısından önem kazanmaktadır. Elit düzeyindeki çatışmalar henüz toplumsal düzeye sıçramamış olsa da, halkın böylesine kutuplaştığı bir siyasal ortamda hassas dengeleri koruyabilmek siyasal aktörlere düşmektedir.
İslam dünyasında, laik ve demokratik yapıya sahip tek ülke olan Türkiye’nin konumu, uluslararası platformlarda sıkça sözü edildiği gibi, gerçekten de farklıdır. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından itibaren din ve devlet arasındaki ilişkiler ve bu ilişkiler çerçevesinde şekillenen toplumsal duyarlılıklar Türkiye’de demokratik bir yapı içinde ‘İslamcı’ ve ‘Laik’ olarak nitelendirilen her iki kesimi de dönüşüme uğratmış, bu değişim sonucunda laikliğe ve demokrasiye bağlı büyük bir çoğunluk meydana getirmiştir. Bu konuda araştırmamızdan ortaya çıkan sonuçlar kimileri için çelişkili gözükse de, biz böyle bir çelişki olmadığını düşünmekteyiz. Araştırmamızda, kendilerini dindar ve öncelikle Müslüman olarak tanımlayanların oranında, doğrudur, 1999’a göre artış vardır. Ancak bu artış, devlet düzeninde demokrasi ve laiklik ilkelerinden uzaklaşılması taleplerini beraberinde getirmemektedir. Bir yandan dindarlıkta artış gözükürken, öte yandan şeriat devleti istemi 1999’daki yüzde 21’den yüzde 9’a inmekte, halkın çoğunluğu tüm sorunlarına rağmen demokrasinin en iyi yönetim biçimi olduğunu düşünmektedir. Aynı zamanda, Türkiye halkı İslam referanslı terörü desteklememekte, ülkenin işgali durumu gibi uç örneklerde bile destekleyenlerin oranı sınırlı kalmaktadır. Diğer bir deyişle, araştırmamızın bulguları radikal İslamcı eğilimlerin Türkiye’de pek varlık gösteremediği, dindarlık ve laik demokratik devlet desteğinin bir arada yürüdüğü doğrultusundadır. Bu ise laiklik, İslam ve demokrasi arasındaki etkileşimin örnek bir sentezini oluşturmaktadır.
Türkiye gerçeği
Değişik gruplarla katıldığımız tartışmalarda, halkın kendi ifadelerine dayanarak çıkarsadığımız dindarlıktaki artışı laikliğe tehdit olarak algılayan kişilerle karşılaştık. Oysa araştırmamız tam da bu ilişkinin Türkiye gerçeğini yansıtmadığını ortaya çıkarmaktadır. Kanaatimiz, bu bulguların algılanış ve yorumunda da araştırmada vurguladığımız ikili bir yapı olduğudur. Bu açıdan, Türkiye’de uzun yıllardır tartışılan din ve laiklikle ilgili bir araştırmanın bulgularının farklı kesimlerce nasıl algılandığı bile kendi içinde anlamlı sosyolojik bir çalışmanın konusunu oluşturabilirdi.
Kamuoyu yoklamalarından çıkarsanan bu tür niceliksel sonuçlar, sosyolojik ve tarihsel çözümlemelere ya da derinlemesine mülakatlara dayalı niteliksel çalışmalarla desteklenmedikçe, toplumsal ve politik yaşamdaki gelişimleri açıklamakta yetersiz kalacaktır. Öte yandan, kamuoyundaki tartışmalar kişilerin kendi gözlem ve izlenimlerine göre halka atfettikleri özellikleri veri kabul ettikleri ölçüde bir tür izlenimler savaşına dönüşmektedir. İlk araştırmamızda da, önce tepki toplayan ancak daha sonra değişik araştırmaların benzer sonuçlarıyla desteklenen pek çok bulgu vardı. Bu bağlamda araştırmamızın, gerek farklı metotlar kullanan başka araştırmalarda gerekse kamuoyundaki tartışmalarda temel alınabilecek bir veriler dizisi sunduğunu düşünüyor, benzer yöntemler kullanarak geliştirilecek başka araştırmalarla önümüzdeki yıllarda sınanacağını umuyoruz.
.
Radikal 6-7 Aralik 2006
.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s