Ahmet H. Tanpınar ve Türk Modernleşmesi

Sadık Yalsızuçanlar

Her ne kadar, kimi yorumcular, ‘ne Huzur’unda ne de Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde hiçbir aydın karakter “şahsi tecrübe” yaşamazlar, neredeyse sadece toplumsal bir misyon üstlenmişlerdir’ dese de, özellikle Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile, Tanpınar, çağdaşı pek çok yazardan farklı bir yerde durur.

Yakınlarda, tartışmalara neden olan ‘Günlükler’i yayınlanan Tanpınar, örneğin Huzur ve Mahur Beste’de, daha nostaljik bir yaklaşımı benimsemişken, Türk modernleşmesinin krizini ironik bir dille anlatan bu hikâyesiyle, kendi kuşağından ayrılır ve ‘hakikat yoktur’ diyen Nietzsche’ye yaklaşır. Tanpınar, bizim, ileride bir tür ‘kendi kendini sömürgeleştirme’ biçimine dönüşecek olan modernleşme çabalarımızın yaşandığı bir dönemde, yeni yüzyılın başında, hocası Yahya Kemal’in âşık olduğu, Doğunun en Batısı, Batının en Doğusu olan bir İmparatorluk merkezinde, İstanbul’da doğar. Öğrencisi Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın söz ettiği ‘mizac’ına önemli katkılar veren iki şairden, Yahya Kemal ve Haşim’den çok etkilenir. 61 yıllık yaşamına, şiir, roman, öykü ve edebiyat tarihi olmak üzere, on beşe yakın kitap sığdırır.
Tanpınar, bu ‘iki dünya’ arasındaki gerilimin odağında yaşar. Huzursuz bir Huzur armağan eder bize. Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile de, zamanın ne içinde ne de büsbütün dışında, yeni hayatın sorularına cevap vermekte güçlük çeken kendi medeniyeti ile, başka bir uygarlık arasındaki o büyük boşlukta duran zihnin hikâyesini anlatır. Tanpınar, ‘iki dünya’ arasındaki uçurumun yamaçlarında gezinirken sürekli, dilinde ve hafızasında o ‘Mahur Beste’, ‘Huzur’ arayan ama ‘Sahnenin Dışında’ kalan ve nihayet yolu, ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne çıkan bir düşünce macerası yaşar. Ondokuzuncu Asır Türk Edebiyatı, özellikle baştaki o kapsamlı girişiyle, edebiyat üzerinden, geleneğin yaşadığı sorunu çarpıcı biçimde ortaya koyar. Edebiyat hayatın aynasıdır. Tanpınar’ın romanlarındakine yakın dilinden biz, geleneksel edebiyatımızın nasıl, ‘yeni hayat’ın soru(n)ları karşısında derin bir kriz yaşadığını, Doğu ile Batı’nın, Batı lehine hiç de adil olmayan bu tarihsel karşılaşmasının önümüze ne türden sonuçlar getirdiğini okuruz.
Aslında hikâye, Türk edebiyatının geçmekte olduğu o ‘eşik’in değil, tam da Tanpınar’ın kendisinindir. Bir kuşağın macerasıdır, bir ‘toplumun’, bir medeniyetin öyküsüdür. Kendi ifadesiyle, düzyazılarında kendisini daha özgür ve mutlu hisseden, güçlü bir şair olmakla birlikte roman ve öyküleri daha üstün olan Tanpınar’ın Günlükler’ini okuyanlar açısından bir düş kırıklığı kaçınılmazdır. 27 Mayıs’ı alkışlayan ve az kan döküldüğünü söylerek eseflenen bir Tanpınar, kuşkusuz zihnindeki Tanpınar’dan büsbütün farklıdır. Ne var ki, kendi medeniyetinin ne içinde ne de büsbütün dışında olan bu araf kuşağı için olağan görülmelidir.
4 Ocak 1950’de yazdığı, ‘Kelimeler Arasında Elli Yıl’ başlıklı yazısındaki şu ifadeleri, Tanpınar’ın, bu değerli romanına ilişkin bir ipucu verir: “Yirminci asrın başı, dünyayı hakikî bir cennet yapacağa benziyordu. İlim, her va’dini tutmuştu. Hayat büyük bir emniyet içindeydi ve daha ziyade kurulmuş bir saate benziyordu. Her geçen an bir sonrakini tayin ediyor hissini veriyordu.” Yeni hayat’a kaynaklık eden pozitivizme yönelik ironik bir okumanın belirtileri sayılabilecek olan bu kelimeler arasında altmış bir yılını geçirdi Tanpınar. Enstitü fikrinin sahibi Halit Ayarcı’nın, ‘yeninin bulunduğu yerde başka meziyete lüzum yoktur’ sözü, bizim ancak ironiyle kavranabilecek olan trajedimizin bir boyutunu oluşturur. Tanpınar, hayranı olduğu Şeyh Galib’in postnişinlik yaptığı Galata Mevlevihanesi’nin ancak avlusuna kadar girer. Belki pencereden sema ile zikir ve Mesnevi şerhi yapılan odaya bakar. Oysa, o geleneğin mazmunlarını en iyi bilenlerdendir.
Tanpınar, Türk modernleşmesinin doğasındaki zaaflardan olmak üzere, ‘medeniyet değişimi’nin sembol ve kurum düzeyinde gerçekleşemeyeceğini de anlatır bu kitabıyla. Ve bilir ki durmuş saat günde iki kez doğruyu gösterir. Ayarlanan saat ise, başka bir zamandan haber vermektedir. Kürevi bir zaman anlayışından ardışık bir kavrayışa geçmeye çalıştığımız bu kritik süreçte, “Halit Ayarcı mazi ve istikbali halin arasından” görür. Hayri İrdal ise, örnek aldığı ilk kişi Muvakkit Nuri gibi, “hal yoktur; mazi ve onun emrinde bir istikbal vardır. Biz farkında olmadan istikbalimizi inşa ederiz” görüşündedir. Geleneğin, yeni hayatın karşısına çıkardığı o çetin sorular karşısında yaşadığı çaresizliği ve iki zihniyeti sembolik düzeyde anlatan Tanpınar’ın zihnindeki o muazzam yarılma, sorunun odağında bizatihi kendisinin de yaşamakta olduğunu gösterir. Bir yerde Hayri İrdal’a şunları söyletir: “Her ne olursa olsun mazim bugünkü vaziyetimden bana bütün mesele gibi geliyor. Ne ondan kurtulabiliyorum, ne de tamamiyle onun emrinde olabiliyorum.”
Bediüzzaman’ın, ‘eski hal muhal, ya yeni hal ya izmihlal’ mottosunu anmanın tam zamanıdır. Modernleşme küreseldir ve geri dönülemez bir biçimde gerçekleşmektedir.Halit Ayarcı ile Hayri İrdal, bu mottonun iki ayrı boyutunu temsil ederler ve aslında ikisi de, Tanpınar gibi, eskinin imkânsızlığı ile yeninin yetersizliği arasındaki çaresizliğin iki ayrı ucuna savrulmuş gibidirler. Bir araya gelmelerindeki imkânsızlık, gelenekle modernlik arasındaki gerilimin odağını oluşturur. Tanpınar, bu çaresizliğin içinde, bu ateşte yaşamıştır. Çaresizliği ise şu kelimelerde yeterince net görünmektedir: “Sağlarla beraber değilim, çünkü sağ şarktır ve şark bizi daima yutmağa, içimizden doğru yutmağa hazırdır. Eğer bir Barrés, bir Maurras, bir L. Daudet gibi insanlar olsaydı etrafımda iş değişirdi. Fakat Mehmet Akif’le yol arkadaşlığı, Mümtaz’la (Turhan) fikir beraberliği, asla…” Peki, ‘elli senede bir medeniyete yetişme’nin imkânsızlığı ortada iken, Tanpınar bu çaresizliğin ortasında, onu aşmak için bir nur, bir ışık bulamadan nasıl yaşamıştır? İroniye yolu çıkan büyük düşünürlerinkine benzer bir kaderdir onunkisi.Dünyanın bir oyun, bir oyalanma oluşunu belki de en çok bu sanatçılar görebilse… Tanpınar, bütün bu macerayı, aslında şiirinde anlatmıştır:
“Ne içindeyim zamanın, / Ne de büsbütün dışında;
Yekpare geniş bir anın / Parçalanmış akışında,
Bir garip rüya rengiyle / Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgârda uçan tüy bile / Benim kadar hafif değil.
Başım sükûtu öğüten / Uçsuz, bucaksız değirmen;
İçim muradına ermiş / Abasız, postsuz bir derviş;
Kökü bende bir sarmaşık / Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık / Ortasında yüzmekteyim.”

Zaman, 20 Ocak 2008
.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s