“Aşk, bu dünyayı aşan bir duygudur.”

SEVİNÇ ÖZARSLAN / ELİF ŞAFAK

Roman boyunca Mevlana’nın söylediği, “Aşk şeriatı, bütün dinlerden ayrıdır. Şeriatı da Allah’tır, mezhebi de…” sözü üzerinde düşünen ve okuru da düşünmeye yönelten Şafak hem romanını, hem de aşkın kendisini nasıl dönüştürdüğünü anlattı.

İnternette herkes Aşk romanınızın çıktığını birbirine haber veriyor. Beklenen şarkı gibi, beklenen bir roman mıydı?

İlla bir aşk romanı değil ama muhakkak bir roman beklentileri vardı. Çok e-mail alıyordum. Yolda görünce çevirip soruyorlardı. Çünkü Siyah Süt, tam bir roman değildi. Otobiyografik eserdi. Bence Türkiye’de çok iyi bir roman okuru var. Bunların büyük bir bölümü de kadın. Aralarında aşk üzerine yazmamı isteyenler oluyordu. Ama aşkı sadece kadın-erkek ilişkisi olarak düşünmeyin. İlahi aşkın da içinde olduğu bir roman beklentisi vardı.

Genelde ülkemizde roman okurunun olmadığından şikayet edilir, siz tam tersini söylüyorsunuz?

Çünkü kişisel tecrübem o yönde değil. Türkiye’de çok iyi bir roman okuru var. Öyle bir okur ki, onları aldatamazsınız, kandıramazsınız. Romanı çok seviyor, sahipleniyor, kendi hayatının içine çekiyor. İmza günlerinde hep dikkatimi çeken bir şeyle karşılaşıyorum. Bir romanı tek kişi okumuyor. Aile boyu roman zinciri kuruluyor. Kitabı okuyan annesine, kız kardeşine, yengesine veriyor. Bunlar istatistiklerin dikkate almadığı ayrıntılar.

‘Aile boyu kitap okuma’ durumu bize özgü bir şey mi?

Evet bu Türkiye’ye özgü bir şey. Batı’da bu kadar yok. Ülkemizde yazar olmanın zorlukları var ama her şeye rağmen romanın bizde daha çok itibar gördüğünü düşünüyorum. Amerika’da o kadar çeşit kitap çıkıyor ki, o çeşitlilik içinde bir eser çok çabuk buharlaşıyor. Kayboluyor. Türkiye’de yazı buharlaşmıyor. Bu ülkede edebiyatı besleyen çok önemli bir havza var. Bu çok güzel, fakat burada da romana aşırı anlamlar yüklüyor, bunun bir kurgu ve hayal ürünü olduğunu unutuyoruz galiba.

‘Aşk’ı yazmak nasıl bir duyguydu?

Bu benim dokuzuncu romanım. Her biri özeldi ama bu romanımın yeri ayrı galiba. Yazarken o sürece kapılıp gidiyorum. Hesap yapmıyorum. ‘Şimdi bu roman nereye gidecek. Okurlar ne düşünecek, eleştirmenler ne diyecek?’ Bu tür kaygıların hepsini bir çekmeceye koyup kapatıyorum. Sadece hikayenin içine giriyorum. Yazdığım karakterlerle; Ella, Aziz, Şems ve Mevlana’yla yaşadım. Gönülden sevdiğim karakterleri anlattım.

Bu kitap aşkla yazıldı. İnşallah bu duygu okura da geçer. Çünkü aşkla okunması gereken bir roman.

Kitapta ‘aşk’tan çok ‘aşk şeriatı’ üzerine yazdıklarınız etkileyici. “Kimsenin aşkın inceliklerine vakit bulamadığı bir dünyada aşk şeriatı daha büyük önem kazanmakta” diyorsunuz. Aşk şeriatı nedir?

Aşk şeriatı bana ait bir kavram değil. Mevlana’nın kullandığı bir kavram. Mesnevi’de Musa ile çobanın hikayesinden sonra diyor ki: ‘Aşk şeriatı, bütün dinlerden ayrıdır. Aşıkların şeriatı da Allah’tır, mezhebi de…” Bu ifade benim kafamı kurcaladı. Çünkü biz içinde yaşadığımız toplumda özellikle Türkiye’de aşkı cinsellikle, kuralsızlıkla, daha dünyevi algılıyoruz. Şeriatı ise hep kurallarla, yasaklarla, parmak kesmeyle, korkuyla anıyoruz. Bu iki kavram nasıl yan yana gelmiş? 800 sene önce bir alim böyle bir laf ediyor. Halbuki biz bugün insanları etiketliyor, öteliyor, Ötekileştiriyoruz. Bunu kimi zaman din adına, kimi zaman ideoloji adına yapıyoruz. Özü unutuyoruz. Biçime takılıyoruz. Bunları düşünmek benim için bir düşünce egzersiziydi.

Bu egzersiz sizi nasıl bir sonuca ulaştırdı?

Mevlana’nın anladığı anlamda “Aşk şeriatı”nda birlik var. Ayrımcılık yok. Ama birliğin olması için de insanın ‘benlik zannı’nı aşabilmesi lazım. Kendini ayrı bir ‘ben’ zannetmeyi aşmak şart. Bu bir sanatçı için zor bir sınav. Biz sanatta egolar inşa ederiz. Tasavvufta da o egoları silmeyi öğreniyoruz. Dolayısıyla iki ayrı ses var. Benim içimde de iki ayrı ses var. Bunları düşünmeyi, okura da düşündürtmeyi seviyorum.

Romanda Şems’in 40 kuralı var. Hepsi birer ders gibi. Bu kurallar nasıl oluştu?

Bunlar tamamen benim hayal gücümün ürünü. Yani Şems’in kendi yazdığı kurallar değil. Sonuçta bu bir kurgu. Tabi ki ben tasavvuf okumalarımdan çok beslendim. Sadece Anadolu Sufizmini değil, Pakistan, Hindistan, Amerika ve Avrupa’da yaşayan Sufizmi de ilgiyle takip ediyorum. William Chittick’in Şems’in biyografisini de dikkatle okudum. Tabi ki tasavvufun bir manifestosu yok. Ama evrensel, ortak bir özü var.

40. kuralda; “Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi semavi ya da cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur…” diyorsunuz. Romanda Ella ile Aziz’in aşkı ile Mevlana ve Şems’in birlikteliği aslında iki aşk arasındaki ayrıma işaret etmiyor mu?

Aynı şeyler değiller ama birbirlerinden kopuk da değiller. Ella gibi nice kadın var. Çocuklarını büyütmüş, yirmi senelik bir evlilikten sonra mutsuz, ruhen kendini sıkışmış hissediyor, arayış içinde. Amerika’da Mevlana’yı seven ve merak eden o kadar çok insan gördüm ki! Bunların sayıları giderek artıyor. Bütün dünyada ne kadar büyük bir Mevlana ilgisi olduğunun farkında değiliz bence. Mevlana geceleri düzenliyorlar. Şiir dinletisi programları yapılıyor. Mesnevi’den pasajlar okuyup tartışıyorlar. Dünyanın her yerinden insanı kendine çeken manyetik ve mistik bir çağrısı var Mevlana’nın.

Geç de olsa bu ilginin farkında vardık aslında. Semayı izlemeye gelenlerin çoğunun yabancılar olduğunu görüyoruz.

Tabi doğru. Sırf rüyasında Mevlana’yı görüp Konya’ya gelen insanlar var. Sihir gibi. Amerika’da en çok okunan şair Rumi. İslam dünyasının Shakespeare’i diye biliniyor. Romanda bunlara bakmak istedim. Boston’da yaşayan Yahudi Amerikalı bir ev kadını olan Ella için Mevlana ne ifade ediyor? Bir yandan da şu var: Ella hem dünyevi hem ruhani bir aşk yaşamak istiyor. Çünkü Aziz’i tanımadan seviyor, onun bedenine değil kelimelerine aşık oluyor. Bu benim için önemli bir bilmeceydi. Bir insanı tanımadan, kelimelerine aşık olup sevebilir misiniz? Özünü görebilir misiniz? Şems’in de Mevlana’ya ilk söylediği şeydir: ‘Gör beni.’ Kitap boyunca dünyevi aşkla ilahi aşk arasında geçişler var. Ayrımcılık yok. Çünkü aşk bu hayatın motoru. Var olma sebebimiz. Arayışımızın nedeni…

Aşk sizce bu dünyaya ait bir duygu mudur?

Aşk hem bu dünyaya ait, hem de bu dünyayı aşan bir duygudur. Sizi alıp sınırlarınızın ötesine geçirir. Kendinizi aşmaya yöneltir. Bence aşkın özünde dönüşüm vardır. ‘Ben aşık oldum ama hâlâ aynı insanım’ diyorsak, orada bir sorun var demektir. Aşk tam da benliği eritmektir. ‘Ben’ olmaktan çıkmaktır. Materyalist dünyanın çok ötesine geçiren bir gücü var aşkın.

Sizi nasıl dönüştürdü?

Beni bambaşka bir insan yaptı. Romanda diyorum ki her insan tamamlanmamış bir sanat eseridir. Beşeriyet denilen eser kusursuzluğu hedefler. İşte bu yolda bizi pişirecek olan şey aşktır bence. Beni de aldı, silkeledi, yeniden yoğurdu. Eskisine göre çok daha uyumlu, daha huzurlu bir insan yaptı.

Sabah ezanını aşka benzettiğiniz bir tanım var: ‘Gizemli, sıra dışı, neredeyse tılsımlı. Ama aynı zamanda doğaüstü, akıldışı, hatta ürpertici. Tıpkı aşk gibi.’ diyorsunuz. Seher vakti size ne hissettiriyor?

Sabah ezanının çok özel olduğunu düşünüyorum. Size de olmaz mı, duyduğunuz an içinize bir ürperti gelir. Ruhani bir şey… Bütün ezanlarda var diyeceksiniz belki ama sabah vaktinin ayrı bir tılsımı var… İnsanı tatlı uykusundan uyandıran bir güç var orada. Bir de açıkçası biz sabah ezanını layıkıyla duymuyoruz. Kulağımızla işitiyoruz ama yüreğinden duymak başka bir şey.

Dinlemek için gittiğiniz özel bir mekan var mı?

Bu öyle bir şey ki sizi her an yakalayabilir. Evinizde derin uykunuzdan uyandırabilir. Bir şehirde otelde kalıyorsunuzdur. Camı açarsınız, birdenbire o ses içeri dolar. Bunun özel bir mekanı yok.

Romanı okurken, ‘İlahi aşk yaşamak isteyen ama nazlanan bir kadın’la karşı karşıya olduğumuz hissine kapılıyoruz. Siz ne dersiniz?

Böyle düşünmemiştim ama düşüneceğim söylediğinizi. Bir yanda tabi ki O’ndan vazgeçemiyorsunuz, bir yanıyla bazen O’na nazlanıyoruz galiba. Hepimizin gelgitleri var. İnsan böyle bir mahluk zaten. Ama roman bittikten sonra yazara değil okura aittir.

Allah’a nasıl bir yakınlık duyuyorsunuz?

Türkiye’de inancı konuşmak kolay değil. Çünkü önyargılı bir toplumuz. Çok bağnaz olabiliyoruz. Bağnazlığı dar bakış açısı olarak kullanıyorum. Bağnazlık belli bir kesime has bir şey değil.

Solcusu da, sağcısı da, feministi de bağnaz olabiliyor. Bağnazlık kendi bakış açını, tek doğru bakış açısı zannetmek. Bu kadar önyargının ve yaftalamanın olduğu yerde samimiyetle inancı konuşmak kolay değil. Ama şunu söyleyebilirim. Benim için O’nunla ilişki kurmak önemli bir mesele. Bunun bir arayış olduğunu düşünüyorum. Kimse ‘ben inanıyorum’ deyip son noktayı koyamaz. Hayat sürekli bir imtihanlar silsilesi. Kendimizi bazen çok şey biliyor zannediyoruz, sonra bir düşüyoruz hiçbir şey bilmediğimizi anlıyoruz.

Hiç kimse için imanın ispatı yok.

Evet o ispatlanabilecek ya da ‘buldum’ deyip sırtını yaslayabileceğin bir şey değil. Benim için uzun bir yolculuk olduğunu söyleyebilirim. Bu yolculuğun inişleri, çıkışları var. Ama arayışın güzel olduğunu düşünüyorum. Benim için kıymetli bir mesele.

Romanda da çobanın Yaratanı’yla kurduğu ama Musa’nın anlayamadığı hatta çobanı yargıladığı bir iletişim biçimine rastlıyoruz. Siz nasıl bir dil geliştirdiğinizi düşünüyorsunuz?

Aslında herkes kendi meşrebince konuşur. Güzel olan da bu gibi geliyor bana. Romandaki Musa ile çobanın hikayesi benim için önemliydi. Çoban Hak’la kendi bildiği dilden dua ediyor. Öyle şeyler söylüyor ki, “Allahım ben senin ayaklarını yıkarım, koyunlarımı senin için keserim. Pilavına katıp yersin.” diyor. Musa bunları duyduğu zaman çok hiddetleniyor. Duasını bölüyor. ‘Sen nasıl böyle konuşursun’ diye kızıyor. Ama aynı gece Hak onu rüyasında ikaz ediyor. “Sen buluşturmaya mı, ayırmaya mı geldin. Bırak, nasıl içinden geliyorsa öyle dua etsin.

Biz dile değil, kelimelere değil, gönle bakarız.” diyor. İnsanları yargılamadan, yaftalamadan, kendi durduğumuz yeri büyük zannetmeden, inancın özüne bakmak gerek. Bunu yapabilirsek daha evrensel, kucaklayıcı ve barışçıl bir yerde durabiliriz. Romanda Şems ne diyor? “İnancın büyük olsun, ama inancınla büyüklük taslama!”

Mevlana’nın eşi Kerra’nın bir iç konuşması var: “Müslümanlığa geçerken benim esas zorlandığım husus Meryem’i terk etmek oldu. Bunu kimseye söylemedim. Mevlana’ya bile. Ama Meryem’in o müşfik, kahverengi gözlerini özlüyorum…” diyor. İlerleyen sayfalarda Şems, Kerra’nın bu endişesine cevap veriyor: ‘Meryem Ana’yı özlemene gerek yok. Çünkü onu terk etmene gerek yok. Eğer bir kadın Peygamber gelseydi, o hiç şüphesiz Meryem olurdu… Müslüman bir kadın da Meryem Ana’yı hayırla, duayla zikredebilir.” Sadece Hıristiyanlar değil, bizler de Hz. Meryem’in İslam’daki önemini kavrayamıyoruz… Bu diyaloğu yazarken neler düşündünüz?

Romandaki Kerra sonradan İslamiyeti seçen bir kadın. Onun psikolojisine eğilmek istedim. Müslüman olan bazı Hıristiyan kadınlar böyle bir tereddüt yaşayabiliyor, bunu gözlemledim: “Meryem’i terk etmem gerekiyor mu, onu geride bırakmalı mıyım, eski önemini yitirecek mi?’ Hz. Meryem, Hıristiyanlıkta dinin şefkate açılan en önemli kapısıdır. Tanrı’ya dua etmek isteyen Meryem’le kurar iletişimini. Bu endişeleri taşıyan kadınlar için tasavvufun Meryem’e pozitif bakışı kucaklayıcı ve evrensel bir cevap olabilir.

Ella gibi kadınlar çok fazla Avrupa’da ve Amerika’da değil mi?

Evet, Ella gibi kadınlar çok fazla. Türkiye’de de çok fazla. Isparta’da ya da Rize’de yaşayan bir ev kadınına Ella gibi karakter ne ifade ediyor? Ella ilk bakışta Amerika’da Boston’da yaşayan Yahudi bir kadın. Zengin bir hayatı var. Ama bir sıkışmışlık, eksiklik hissi içinde. Bu hissi belki Burdur’daki, İstanbul’daki, İzmir’deki kadın da biliyor. Zahirideki ayrımları kaldırdığınızda altta kalan hikayeler benzer ve evrensel. Birbirimizle bu noktalarda empati kurabiliriz. Mutsuz bir evliliğin içine hapsolmuş ama oradan çıkmak için veya kendini dönüştürmek için çaba göstermeyen, hayatı akışına bırakan çok insan var.

Cesaretleri yok belki de, Ella cesaretli bir kadın.

Evet cesaretli bir kadın ama savaşçı bir kadın değil. Hatta bütün hayatı boyunca mütevazı ve munis bir yaşam sürmüş, sessiz biri. Öyle bir kadının dönüşümü beni çok heyecanlandırıyor. Bir de bütün hayatını planlar, programlar yaparak geçiren bir kadın. Böyle birçok insan tanıdım. Çantalarına ajandalar, özel notlar koyan, üç ay sonrasını inceden inceye planlamış. Böyle bir kadının “yarın” saplantısından vazgeçmesi ve şimdi, şu an aşkı yaşamayı tercih etmesi oldukça radikal bir dönüşüm. Bu kitabın en önemli bölümüydü benim için. Çünkü Aziz ona yarın vaad eden bir adam değil. Aslında kimse kimseye yarını vaad edemez bu dünyada. Ama öyle zannediyoruz ve öyle yaşıyoruz.

Mevlana’nın kitaplara konu olması, organizasyonlarda ilgi görmesi, bir yandan kıyasıya eleştiriliyor. Bir yandan da çok değerli çabalar olarak görülüyor. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz.

Tüm dünyada Mevlana’ya ilgide muazzam bir artış var. Bu çok güzel bir şey. Bu dönemde yapılan kalıcı eserler kalır, geçici hevesler uçar. Oysa kimileri eleştiriyor, “bu bir modadır” deniyor. Öyle olsa bile, ki bence değil. Çünkü moda için kimse Amerika’dan kalkıp yolara düşüp Konya’ya gelmez. Muhakkak ki bir ruhani çağrı var ve o insanlar bu çağrıyı duyuyor. Bizim de bunu küçümsemeye hakkımız yok. Hele niyetten şüphe etmeye hiç hakkımız yok. 11 Eylül sonrasında çok ciddi bir İslam fobisi oluştu Batı’da ve bu fobinin aşılabilmesi için gene İslam dünyasının içinden çıkacak değerlerin görülmesine ihtiyaç var.

EFNAN ATMACA / ELİF ŞAFAK

Aşk’ın hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde…” Elif Şafak’ın yeni romanı Aşk bu cümlelerle başlıyor. Ve aslında bu kısa giriş tüm romanın özeti gibi dikiliveriyor karşınıza son noktaya geldiğinizde. Kitap, kitap içinde kitap, aşk içinde aşk olarak ilerliyor. İlk önce Bostonlu bir kadınla tanışıyoruz Şafak’ın satırlarında. Hayatını bir hayale, genel geçer kurallarla mutluluğun insanın karşısına çıkacağına olan inanca kurban etmiş bir kadın Ella. Hani “Her şeyim var ama neden mutsuzum?” diyenlerden, çok tanıdık olanlardan. Sonra bir tesadüfle hayatı değişiyor Bostonlu bir kadının. Tasavvufla tanışmış Avrupalı bir Sufinin satırlarıyla yenidünyadan çıkıp eski dünyanın dehlizlerine dalıyor. Aşk’ın kahramanı Aziz isimli bir sufinin yazdığı ‘Aşk Şeriatı’ adlı kitabı okumaya başlıyor.

Kitabın içindeki kitap, okuru 21. yüzyıldan alıp 13. yüzyıl Konya’sına götürüyor ve işte orada da Şems ile Mevlânâ var. Şems ile Mevlânâ’nın ilahi aşkını, inancını hem onların hem de o dönem Konya’da yaşayan dilencisinden fahişesine, Mevlânâ’yı seveninden düşmanına kadar pek çok yan kahramanın dilinden okuyoruz. Kitapta o gün yaşananları bugüne taşıyıp aşkı, her yönüyle aşkı anlatıyor. Varoluşun özünü aşk olarak yorumluyor. Ve arayışımızın özünün aşk olduğunu söylüyor. Bu arayışta da okura tasavvufla yol gösteriyor Şafak. Kitap bu anlatımla oldukça şiirsel ve bir o kadar mistik ama atlamamak gereken bir yönü de yok değil. Şafak son romanlarında olduğu gibi bu romanın satır arası politik. İnancın, dindarlığın, dinin tartışıldığı ve kutuplaşmanın bu kadar keskinleştiği bugünün Türkiye’sine göndermeler yer alıyor Aşk’ta. Ve belki de kutuplaşmaların çözüm yolları sunuluyor. Ve çözüm Şafak’a göre yine aşk.

Öncelikle konu olarak neden Şems ile Mevlânâ’nın aşkını seçtiğinizi merak ediyorum. Sizi bu konuyu yazmaya iten ‘ilham’ neydi?
Aslında benim çıkış noktam aşktı, Mevlânâ değil. Yani oturup Mevlânâ üzerine bir kitap yazayım diye başlamadım bu romana. Ben ilahi ve dünyevi boyutlarıyla aşkı anlatan bir roman yazmak istedim. Aşkın dünü ve bugünü üzerine… Benim gözümde bu roman aşk ve yolculuklar üzerine kurulu. O zaman baktım ki kitabın yolu Şems’ten geçiyor.

Baba ve Piç ile Siyah Süt’te tasavvuftan biraz uzaklaşmıştınız. Bu konuyu yeniden eğilme sebebiniz neydi?
Tasavvuf benim hemen her romanımda bir alt metin olarak vardı aslında. Diyebilirim ki son on dört-on beş senedir bu böyle. Kimi zaman daha belirgin, kimi zaman daha örtük bir biçimde hep benimle gelen bir gölge gibiydi. Bu kez bütün perdeleri kaldırdım. Okurlarımla som ve saf bir sohbet halinde yazdım.

Pinhan ilk romanınız tasavvufun en hissedildiği kitaptı. Bu kitap da öyle. Çember tamamlandı diyebilir miyiz?
Pinhan özel bir romandı. Hâlâ da öyle görüyorum onu. Pinhan her okura hitap etmez, onun okurları daha başkadır. Tüm kitaplarım içinde Pinhan’ın yeri ayrıdır. Ama Aşk başka türlü bir kitap. Çünkü ben başka bir insanım artık. Değiştim, değişiyorum. Bakıyorum da her romanım bir öncekinden farklı. Kendimi tekrar etmiyorum. Hayat sürekli bir yolculuk hali. Ve yazdığım her kitap o yolculukta bir durak.

Aşk’ta Mevlânâ ile Şems’i anlatırken sırf onların dilinden değil. Onları tanıyanların gözünden de yaşananları okurla paylaşıyorsunuz. Yan kahramanlar bize hem o dönemi hem de o insanların farklı yüzlerini anlatmak için mi var?
Benim çok sevdiğim bir yazı tekniği bu. Çok karakterli, çok sesli romanlar kurmayı seviyorum. Hakikat denilen şeye farklı öznelerin gözünden bakmak istiyorum. Bir dönemi anlamak için ona farklı kişilerin gözünden bakabilmek lazım. Okuru da benimle beraber bu yolculuğa yapmaya davet ediyorum. Mesela 13. yüzyıl Konya’sında bir fahişe nasıl yaşardı? Ya da cüzamlı bir dilenci ne yapardı? Sadece egemen kesim değil, dışlananlar açısından nasıl bir yapıydı? Acaba o zamanlar herkes Mevlânâ’yı sever miydi? Onu sevmeyenler varsa ki vardı- sebepleri neydi? Bütün bu çarpışan seslerle anlatıyorum romanı. Orkestra şefi ise okurun kendisi! Okur yönetiyor tüm sesleri. Okur karar veriyor o seslerden nasıl bir müzik çıkacağına.

Yan kahramanlar toplumun her kesiminden ve onlara kucak açan Mevlânâ ile Şems var kitapta. Bu sınıfsal ayrımlara tepki mi?
Şems deli güzel bir adam. Muazzam bir karizması var. Ve çok dürüst. Dobra dobra. Yüreği engin bir derya. Herkese açık. Şems gelene kadar Mevlânâ daha korunaklı yaşamış. Toplumun alt kesimleriyle bir teması yok ki. Şems gelip açıyor o kabuğu. Ve Şems’in baktığı yerden bakınca insanlar eşittir, birdir.

Şems olmasa Mevlânâ, Mevlânâ olmasa Şems olmayacaktı belki bireyselliğin pompalandığı, birey olmanın sürekli öneminden bahsedilen bir çağda bir bütün olmak için bir aşka ihtiyaç olduğunu söylüyorsunuz. Bu günümüz öğretisine tezat değil mi?
İnsan kendisini ancak kendine benzemeyen birinin aynasında tam olarak görebilir. Eğer etrafımızdaki herkes, tüm arkadaşlarımız, dostlarımız, akrabalarımız hep bizim gibi düşünen insanlardan oluşuyorsa, bir adada, bir gettoda yaşıyoruz demektir. Hep kendi sesimizin yankısını duyarak yaşıyoruz. Halbuki Şems geliyor ama ne geliş! Mevlânâ’nın hayatını altüst ediyor. Duymadığı şeyler söylüyor. Alıştığı hayatı bozuyor. Ama Mevlânâ da o kadar güzel bir insan ki, bu kadar ünlü ve muktedir olmasına rağmen kibir yapmıyor.
Müthiş bir tevazu ve gönül açıklığı var onda. Kaçımız yapabiliriz bunu?

‘Aşk’ın bir başka boyutu da Ella’nın yaşadıkları. Kitaptaki gidiş gelişler yani dün ile bugün arasında kurulan köprüler ve ‘aşk’ın her zaman ilk planda olması günümüzdeki kavgalara, çatışmalara bir çözüm önerisi olarak da değerlendirilebilir mi?
Aşk, bir çözüm ama sahici bir çözüm olabilmesi için değişmeyi göze almamız lâzım. Bencilliği ve benlik zannını aşmak durumundayız. Yani “Ben hiç değişmeyeyim, yerimde durayım, aşk ayağıma kadar gelsin” diye bir şey yok. Sen gideceksin aşkın ayağına. Sen değiştireceksin kendini. Egonu, yani nefsini eriteceksin bu uğurda. Ancak o zaman çözüm olabilir aşk. Yoksa sadece göstermelik olur.

Bir anlamda bugün insanoğlu aşkı mı unuttu? Ve biz yeniden aşkı keşfettiğimizde yüreğimizdeki insan da uyanacak mı?
Bizler aşkı unuttuk belki ama yüreğimizde derinde bir yerde o özlem hep var. Aslında hiç vazgeçmedik aşktan. Hep arayış halindeyiz. En bezgin ve bedbin olanımız bile arıyor aslında. Aşkı keşfetmekle bitmiyor ki iş, esas ondan sonra başlıyor emek. Aşk için emek sarf etmek gerek.

Son on yılda dünya tasavvufla çok ilgileniyor. Siz bu ilgiyi nasıl karşılıyorsunuz. Size göre bunun sebebi nedir? Ve oryantalizme kaçmadan gerçek anlamıyla bu felsefeyi benimseyebiliyorlar mı? Bir söyleşide “Tasavvuf bir derya, kimisi kıyısından geçer, kimi ayaklarını suya sokar sadece. Kimi denizin içinde görünür ama bakarsınız üstü başı kupkuru. Kimisi de dalar dibe, yol yordam bilmeden, ne kayığı var ne pusulası, boğula boğula arayış halinde. Kimin ne kadar derin olduğu, bu işe ne kadar emek harcadığı, samimiyetinin derecesi yazdıklarının kalitesinden anlaşılır. Okur ayırt eder” demiştiniz. Okur artık ayırt edebiliyor mu?
Evet, okur anlar, hisseder, ayırt eder. İyi edebiyat okuru bir kitabın sadece kurgusuna ya da diline değil, özüne bakar. Özünü samimi buluyorsa benimser, kucaklar. O anlamda okur ile kitap arasında bir sırdaşlık kurulur. Son yıllarda tasavvufa ilginin artmasından şikâyet edenler var. Bu bir moda oldu diye eleştiriyorlar. Velev ki oldu, koskoca tasavvuf günün modasından zarar görecek bir şey mi? Hayır. Tasavvufa bir şey olmaz ki! Ama o moda sayesinde belki beş, belki beş bin insanda samimi bir merak uyanıyorsa, varsın moda olsun. Onda da bir hayır vardır.

Bir söyleşimizde “Tasavvuf ile tanışmam, karanlıkta el yordamıyla yolunu bulmak gibi oldu. Kendi başımaydım, kimse aracı olmadı. Ne aileye ne bir şeyhe, hocaya ihtiyacımız yok yollar arasında yollar bulabilmek için. İnsanın en büyük hocası kitaplar. Okumak, daha çok okumak. Her kitap bir sonraki kitaba açılan kapı” demiştiniz. Bugün kendinizi o yolun neresinde hissediyorsunuz?
Bugün galiba bir sonraki aşamadayım. Yani kitaplardan sonraki aşama. On dört seneden sonra bunu söyleyebiliyorum. Bir yerden sonra akıl yetmiyor. Akıl yola devam edemiyor. İşte orada ‘inanç’ kavramı devreye giriyor. Ama Türkiye’de bunları konuşmak zor.

Neden zor?
Çünkü çok çabuk birbirimizi yargılıyor, yaftalıyoruz; önyargılarla dolu bir toplumuz. Bağnazlık sadece sağcılara ya da ‘İslami’ diye adlandırılan kesime özgü değil. Solcuların da bağnazı oluyor. Hatta feministlerin bile! Bağnazlık dar bir bakış açısı içinde herkesten ve her şeyden şüphe ederek yaşamak demek. Bağnazlıklarımız yüzünden şu inanç meselesini şöyle bir rahat rahat konuşamıyoruz.

Kitapta benim dikkatimi çeken en önemli noktalardan biri de inançlı olmak ve dindar olmak ayrımı. Günümüz Türkiye’sine baktığınızda da pek çok ayrılık bu ayırımdan çıkıyor: Dini kurallara ya da aşka göre yaşamak. Konulan kurallar da insanları dinden soğutuyor. Laik ya da dinci gibi ayrımlar doğuyor. Bu engeller nasıl aşılabilir?
Bu aslında bütün dünyada konuşulan bir ayrım. Bu hafta Hollanda’da uluslararası bir konferansa katıldım. Şimdiye kadar hep görsel sanatlar, sanat akımları gibi konular konuşan insanlar bu sene neyi tartıştılar biliyor musunuz? Laiklik-dindarlık-maneviyat ne demek, bu kavramlar nasıl ilişkilendirilebilir sorusunu! Hollanda’da entelektüel insanlar yoğun bir şekilde bunlara kafa yoruyor artık. Keza Amerika’da, İngiltere’de, İspanya’da! Bütün dünyada artan bir maneviyat arayışı var. İnanç ve maneviyat arayışı illa da dindar olmak demek değil ki! Sufi öze bakar. Öz her yerde aynıdır. Sufi dışlamaz, dışlayamaz. Kapsayıcı, kucaklayıcıdır. O herkesi bir görür. Şimdi böyle bir evrensel anlayışa ben nasıl bağnazlık derim?

Türkiye’de insanların kimlik arayışından değil kimlik sabitlemesinden mustarip. Bu sabitlenmenin anahtarı tasavvufta bulunabilir mi?Türkiye’de insanlar sadece kimlik sabitlemesinden değil, bir de habire ötekinden şüphe duymaktan mustarip. Herkes istiyor ki bir şeyler değişsin ama kendi değişmesin! Halbuki tasavvuf ne diyor, değişime kendinden başlamak zorundasın. Bırak başkalarını yargılamayı! Dedikodu yapma başkaları hakkında. Sen kendi içine bak. Kendi kalbini temiz tut. Kendini değiştir. Sen değişirsen, dünya değişir.

Kitapta Şems en önemli figürlerden. Her yüzyılda bir Şems gelir ve ışık saçar önemli olan o güneşe yönelebilmektir diyorsunuz. Günümüzde de Şemsler var mı?
Bence var. Benim için kitaptaki Aziz tiplemesi, Şems’in bugünkü haline bir örnek. Her yüzyılda Şemsler geliyor, gidiyor.

Kitapta her bölüm aynı harfle başlıyor. Nedir bunun gizemi?
O tasavvuftan alınan bir ayrıntı. Aynı zamanda bir edebi oyun. Aziz’in yazdığı romanda her bölüm ‘B’ ile başlıyor. B harfinin tasavvufta özel bir yeri var. Sırların toplandığı harf. Tek bir harfte bütün bir kitap toplanıyor. Bundan ötesi okura kalmış…

6 Mart 2009, Radikal

.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s