Üniversiteler ve Kurumsal Özerklik Üzerine Bazı Düşünceler

Üstün Ergüder

Sabancı Üniversitesi
Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı geçtiğimiz hafta içinde Işık, Okan ve Sabancı üniversitelerine yazdığı bir yazı ile bu üniversitelerde bölüm yerine fakülteye öğrenci alımına ilişkin uygulamanın durdurulmasını istedi. Diğer bir deyişle bu yazı söz konusu üniversitelerimizde yenilikçi bir uygulamaya son veriyor ve her üniversitede olduğu gibi bölümlerin akademik programlarına öğrenci alınmasını zorunlu kılıyordu.

Kanımca bu gelişme son derece düşündürücü. Rektör seçimi veya ataması gibi YÖK ile siyasi hayatımızın kesiştiği bir yerde olan bir gelişme olmadığı için basının ve kamuoyunun dikkatini çekmesi oldukça güç YÖK’ün bu tassarufu. Ancak, üniversitelerin kurumsal özerkliği açısından son derece önemli ve olumsuz bir gelişme. İzah etmeye çalışayım.

Örgüt modelleri
Tesadüf bu ya. Tam YÖK yazısının üniversitelere tebliğ edildiği günlerde New York Times gazetesinde Mark C. Taylor imzalı ve ‘Alışageldiğimiz Üniversitenin Sonu’ başlıklı bir makale 26 Nisan günü yayımlandı. Columbia Üniversitesi’nde İlahiyat Bölümü Başkanı olan Taylor Amerikan üniversitelerinin müfredat ve akademik örgüt modellerinin değişen toplumun ve üniversitelerin ihtiyaçlarına artık cevap vermediğini ileri sürüyor.

Taylor şöyle diyor:
1. Üniversitelerin müfredatları ve programları akademik bölümler bazında hazırlanmamalı ve disiplinlerin kendilerini kompartımanlara kapamaları önlenmeli. Eğitim, öğretim ve araştırma akademik disiplin ve kültürel sınırları aşmalı. Örneğin benzer sorunlar üzerinde uğraşan siyaset bilimci, tarihçi, sosyolog, psikolog, iktisatçı, edebiyatçı, antropolog, sanatçı, ilahiyatçı uğraştıkları sorunları incelerken birbirleriyle konuşabilmeli, birbirlerini duyabilmeli, elde ettikleri sonuçları karşılaştırabilmeli.

2. Akademik bölümler, kürsüler ve üniteler kapatılmalı ve sorunlara odaklanmış programlar yaratılmalı. Bu programlar her yedi yıl değerlendirilmeli ve geçerliliğini yitirmiş olanlar kapatılmalı. Taylor bu bağlamda ilginç bir örnek veriyor: Su. Önümüzdeki yıllarda ‘su’ arzının dünyanın çok önemli bir sorunu ve bu konunun teknolojik, ekonomik, tıbbi, ekonomik, siyasi, sosyolojik, uluslararası ilişkiler ve hukuk boyutları var. Sorun ancak disiplinlerarası bir yaklaşımla incelenebilir.

3. Kurumlar arası işbirliği artmalı çünkü bir kurum kendi başına bu karmaşık ortamda her şeyi yapamaz. Ortak programlar geliştirilmeli, işbirliği ağları kurulmalı her kurum güçlü yanları ile bu işbirliği ağlarına katılmalı. Modern teknoloji bu tür işbirliklerine imkân veriyor.

1982’den önce
Yukarıda özetlediğim konular aslında bizim yükseköğretim sistemimiz için pek yeni ve bilinmeyen konular değil. 1982’de 2547 sayılı YÖK Yasası yürürlüğe girmeden evvel Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenciler fakültelere alınırdı. Fakültelerin öğretim programları ve müfredatları ilk iki yılda olabildiğince ortaktı ve öğrenciler ilk iki yıl sonunda hangi programa gideceklerine karar verirlerdi. Hatta üniversite düzeyinde de ilk iki yılda ortak derslerin fazla olması nedeniyle öğrencilerin bir fakültedeki programdan başka bir fakültedeki programa yatay geçiş yapmaları olağandı. Bu esneklik öğrencilerin çok hoşuna giderdi. Üniversiteye Mühendislik Fakültesi’nde başlayıp da İşletme, İktisat veya Siyaset Bilimi’nden mezun olan ve bu durumdan memnun olan pek çok Boğaziçi mezunu mevcuttur. 1982’de yürürlüğe giren YÖK yasası bu esnekliğe son verdi. Bütün üniversitelerde aynı tip akademik örgütlenme ve birbirine benzer akademik programların ortaya çıkmasına neden oldu. Ders programları ayrıntılı olarak üniversitelere empoze edildi.

1999’da eğitim-öğretime başlayan Sabancı Üniversitesi uluslararası katılımla yürütülen arama konferansları sonucunda öncü bir deneye imza attı: Bölümsüz fakülteler, fakültelerin altında disiplinlerarası yaklaşımı vurgulayan programlar, ilk iki yıl bütün üniversite öğrencilerinin girdiği ortak ve disiplinlerarası dersler, esnek program ve fakülteler arası yatay geçiş imkânları. Sabancı modelinin yukarıda özetlediğim Boğaziçi deneyiminden farkı uzun bir vizyon üretme çabasından sonra ve disiplinlerarası çalışmaları ve programları Taylor’un öne sürdüğü savları daha o zaman dikkate alarak 1996-98 yıllarında geliştirilmiş olmasıydı. Boğaziçi Üniversitesi ise Robert Kolej’den önemli bir liberal arts yaklaşımını devralmış ve bunu esnek bir akademik yapı içinde 2547 sayılı yasa uygulanmaya (1982) başlanana kadar devam ettirmişti. Geleneksel disipline dayalı akademik yapılar Boğaziçi Üniversitesi’nde, bir bölüm dışında, geçerliydi. Bu tek bölüm ise o zamanın İdari Bilimler Fakültesinde siyaset bilimi, sosyoloji, ve psikoloji disiplinlerini bünyesinde barındıran Sosyal Bilimler Bölümü idi.

O günlerde bu bölüm Prof. Şerif Mardin’in liderliğinde Türk sosyal bilimlerine yeni bir nefes getirmeyi başarmıştı.

Bir tartışma
Sabancı Üniversitesi’nin programlarının ve akademik yapısının Üniversiteler Arası Kurul’da (ÜAK) tartışıldığı toplantı ve süreçlere bir an için geri gidelim. O günlerde Boğaziçi Üniversitesi Rektörü olarak bu kurul üyesiydim ve bu kurulun Sosyal Bilimler Eğitim Komisyonu başkanı olarak Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi programları hakkında rapor hazırlamak görevi bana verilmişti. 1998 yılının sonunda gerek rapor hazırlanırken gerekse raporun ÜAK’a sunulduğu toplantılardaki tartışmaları hatırlıyorum. Üniversitenin geliştirdiği yeni modelin pek desteklendiği söylenemez. Aleyhte görüşler genellikle neden bu üniversitenin diğerlerine benzemeye çalışmadığı etrafında odaklanıyordu. Diğer bir sav programların yarattığı ‘belirsizlik’ nedeni ile öğrencilerin bu üniversiteyi tercih etmeyeceği idi. Bu kadar yıl sonra üniversitenin performansı incelendiğinde öğrencilerin tercihi konusunda üniversitenin hiçbir sorunu olmadığı görülür.

Sabancı Üniversitesi’nin disiplinler arası yaklaşımı teşvik eden bölümsüz akademik tasarımı, bölümler yerine fakültelere öğrenci alınmasına dayanan yapılanması ilgili ÜAK toplantısında tartışmalar sonucu kabul edildi. Bu yeni tasarımın kabulünde ise o zamanki YÖK Başkanı Kemal Gürüz’ün verdiği desteğin rolü çok büyüktü. Sistemin bugüne kadar ulusal ve uluslararası performansı da ÜAK’nın 1998 yılı sonunda aldığı bu kararın ne kadar yerinde olduğunun önemli bir kanıtıdır. Okan ve Işık üniversitelerinin bölüm yerine fakülteye öğrenci alınmasına ilişkin kararları Sabancı örneğinin üniversitelerimiz tarafından dikkatle takip edildiğinin önemli bir göstergesidir. Okan Üniversitesi’ndeki akademik yapı hakkında bir fikrim yok ama Işık Üniversitesi’nin getirdiği bölüm yerine fakülteye öğrenci almayı öngören düzen daha çok Boğaziçi Üniversitesi’nin YÖK öncesi modelini andırıyor.

OECD analizi
OECD, 2003 yılında yayımladığı Education Policy Analysis (Eğitim Politikaları Analizi) başlıklı raporda 13 OECD ülkesinin üniversitelerinin ne kadar özerk olduğunu 8 yönetsel özerklik ölçütüne göre inceliyor. Türkiye üniversite özerkliği konusunda bu 13 ülke arasında sondan ikinci. Bu sekiz ölçütten önemli bir tanesi ise “akademik yapı, program ve ders içeriklerini belirleme özerkliği.” OECD raporuna göre Türk üniversiteleri bu konuda kısmi özerkliğe sahip. Sanırım YÖK’ün yukarıda zikredilen üç üniversiteye yazdığı bu yazıdan sonra Türk üniversitelerinin akademik yapı ve ders program ve içerik belirleme konusundaki özerkliği de artık kısmi olmaktan çıkar ve koca bir yok olur. OECD’nin diğer bir özerklik ölçütüne, “akademik personeli işe alma ve işten çıkarma yetkisi”ne göre de geçtiğimiz iki yıl içinde çıkartılan yönetmeliklerle geri adımlar atılmıştı. Kurumsal, yani üniversite özerkliği, konusunda OECD ülkeleri arasında son sıraya düşmüşsek buna hiç şaşırmam.

Üniversitenin kurumsal özerkliğine darbe vuran bu gelişmeler kanımca son derece önemli. Çağımız teknoloji, bilim, innovation ve yaratıcılık çağı. Ülkelerin bu konularda ne kadar önde olacağı yükseköğrenim sisteminde rekabetin, kurumlar arası farklılığın ve çeşitliliğin var olup olmadığı ile yakından ilişkili. Sistemin yaratıcı deneyleri, tasarımları kısıtlamak yerine teşvik etmesi gerekir diye düşünüyorum. YÖK gibi bir ulusal kuruluşun sistemi tek elden ve tek modele dayanarak yönetmek yerine çeşitliliği, farklılığı koordine eden bir kuruluş olmasında günümüzde sayısız fayda var. Ancak, bu konuda bütün eleştiri oklarını YÖK’e yöneltmek doğru olmaz. YÖK’ün tasarımının merkeziyetçi bir piramidi öngördüğü doğrudur.

Ancak, bu yaklaşımı destekleyen bir kültürümüzün de olduğu kesin. Farklılığı, çeşitliliği sevmiyor, yoldan çıkanı ‘hizaya sokmayı’ pek seviyoruz.

Üstün Ergüder: Prof. Dr., 1992-2000 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi Rektörü ve halen Sabancı Üniversitesi’nin desteklediği İstanbul Politikalar Merkezi Direktörü.

.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s