Avrupa Parlamentosu Seçim Sonuçları ve Türkiye

Nabi Yağcı – Taraf

13.6.2009
.
Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinin sonuçları sağ-aşırı sağ, ırkçı-faşist eğilimli partilerin dramatik bir patlama yarattıkları anlamına gelmese bile bu siyasetlerin ciddi anlamda ilerleme kaydettikleri ortada. Yeşiller ve Yeni Sol dışında merkez-sol, sosyal-demokrat/sosyalistler için ise sonuçlar açıkçası hezimettir. Liberaller de oy kaybettiler.

Örneğin İslam ve Türkiye karşıtı Hollanda aşırı sağı dört sandalye, yabancı düşmanı İngiliz Ulusal Partisi, İngiliz İşçi Partisi’ni de gerileterek iki sandalye kazandı. AB’ye karşı olanlar dalga geçer gibi parlamentoya girdi.

Bu sonuçlar ne yalnızca Avrupa’nın sorunu olarak ne de yalnızca Türkiye’nin AB üyeliği ile sınırlı bakılacak derece basit. AP seçimleri geleceği görmemizi sağlayan bir laboratuar değerinde. Hem yeni bir demokrasinin yolunu ve sorunlarını görebilmek için hem de yakın gelecekte bizi bekleyen tehlikeleri.

Aynı nedenle seçim sonuçlarını küresel ekonomik krize indirgeyerek açıklamak da doğru değil. Ekonomik kriz ve büyüyen işsizlik elbette etkili bir faktör. Zaten varolan yabancı düşmanlığını azdırdığı, dinsel hoşgörüsüzlükleri kışkırttığı da bir gerçek. Fakat soru şu: Ekonomik krizin yarattığı, toplumlardaki bu hoşnutsuzlukları sağa yönelten etmenler nelerdir? Sağ, kitlelerdeki bu hoşnutsuzlukları kendi kanalına akıtmayı nasıl başarabiliyor? Sorunun yanıtı tarihsel ve somut bir bakışla verilebilir ancak.

1929’dan buyana yaşanan ekonomik krizlerin yarattığı sosyal ve siyasi sonuçlar artık neredeyse bir “yasa” kesinliği kazandı. Ekonomik kriz – devlet müdahaleciliği / korumacılık = siyasi gericileşme (savaş, milliyetçilik ve faşizm). Ne yazık ki sol, bu tarih dersini hâlâ edinebilmiş değil. Ekonomik krizlerin, işsizliğin devrimci bir kabarma yaratacağı, sınıf mücadelesini keskinleştireceği beklentisini, bu iflâh olmaz saplantıyı terk edebilmiş değil. Bu nedenle bırakalım genelindeki yanlışlıkları, yaklaşmakta olan ekonomik krize karşı sol her hangi bir alternatif politikaya sahip olamamıştır. Bu yazımın konusu bu olmayacak, ama tarihin bu dersini başka bir yazımda başlıbaşına ele almak istiyorum. Bu yazıda ise Avrupa özeli üzerinde duracağım.

AB içindeki kriz, 2008 küresel finansal krizle başlamadı, öncesi var. 2004’te kendini Anayasa krizi olarak duyurmuştu. Bu olgu bile son seçimleri ekonomik krize indirgeyerek açıklama kolaycılığının yanlışlığını görmeye yeter.

Aslında AB’nin nasıl bir birlik olduğu konusunda siyasi, ideolojik/dinsel ve kültürel farklı görüşler başından beri vardı. Bu farklılıklar şöyle özetlenebilir: Birinci yaklaşım AB’yi ulusal-devletler topluluğu olarak görüyor, Avrupa-merkezci bakıyor, etno-kültürel, özcü, kültür birliği yaratmayı hedefleyen bir kimlik anlayışı üstünden bir “Avrupa kimliği” tarif ediyor. Açık ki, dışa açılmacı değil içe kapanmacı bir anlayış bu.

Buna karşın, AB’yi, kökleri Erasmus’a, Goethe’ye dayanan hümanist, liberal bir proje olarak gören yaklaşımlar azımsanmayacak bir etki gücüne sahipti. Bu ikinci yaklaşım, Jurgen Habermas’ın teorik çerçevesini çizdiği, “ulus-ötesi anayasal vatandaşlık” kavramı içine oturan, kültürel çoğulculuğu, çok kültürlülüğü ifade eden “görecelilik” prensibini merkeze alan bir Avrupalılık kimliğini öngörüyor. Etno-kültürcülüğü reddediyor, dışa açılmayı savunuyor. Kısaca bu iki yaklaşım şöyle özetlenebilir: AB devletlerin birliği mi, halkların birliği mi olacak?

Bu iki ana farklılık çatışarak günümüze geldi. Fakat öte yandan, çatışarak/anlaşarak AB yeni bir demokrasi ve uygarlık projesi olarak yol aldı. Önemli dönüşümler gerçekleştirildi, örneğin, tarihten gelen bilinçlere kazınan düşmanlık tohumlarını, ırkçı/faşist, şoven milliyetçi, savaşçı önyargıları kırabilmek için derin bir kültürel dönüşüm yolunda başarılı projeler gerçekleştirildi, tarih kitapları taranarak bu tür önyargıları besleyen anlatım ve ifadeler temizlendi.

Ne var ki, bütün bu ileri adımlar, köklü kurumsal yeniden yapılanmalar gerçekleştiremeden atıldı. “Kararlar Bürüksel bürokrasisi tarafından kapalı kapılar ardında alınıyor” eleştirisi giderek artmıştı. Başka deyişle sorun artık temsili demokrasinin sınırlarını aşacak, halkın katılımını genişletecek doğrudan demokrasinin yeni yollarını ve araçlarını bulmaktaydı. Örneğin, Avrupa Parlamentosu halkın doğrudan seçtiği AB’nin yegâne kurumuyken Parlamento halkın iradesini doğrudan yasama ve yürütmeye yansıtamıyor, Parlamento’nun Avrupa Komisyonu üstünde yetkileri olduğu halde işleyiş biçimi nedeniyle bu yetkisi havada kalıyordu. Komisyon seçiminde bile AP yalnızca onay mercii oluyordu. Böyle olunca da halkın hesap sorma, iradesini geri çekme mekanizmaları işlemiyor, başka deyişle doğrudan demokrasinin yolu tıkanıyordu.

Bu nedenle Cemil Ertem’in AP seçimleriyle ilgili “demokrasi krizi” yorumunu aydınlatıcı buldum. Sol ve liberaller küresel yeni bir demokrasi, katılımcı demokrasi anlayışı için kafa yormalıdır.

Avrupa Parlamentosu Seçim Sonuçları ve Olası Etkileri

CHP AB Temsilciliği, Avrupa Parlamentosu seçimlerini değerlendiren bir rapor hazırladı. Rapora göre, “Türkiye’nin önümüzdeki dönemde her zamandan daha fazla tüm kesimleri kapsayan, partilerüstü bir AB politikası ve iletişim stratejisi geliştirilmesine ihtiyaç var.”

CHP’nin AB nezdindeki temsilcisi Kader Sevinç’in değerlendirmesi:

CHP AB Temsilciliği olarak Türkiye’nin AB üyelik sürecini desteklemeye yönelik çalışmalarımızı sürdürmekteyiz. Bu amaçla bu raporu bir çok AB yetkilisi ile temaslarımız ve yayınlar temelinde Brüksel’deki beklentileri yansıtmak amacıyla hazırladık.Avrupa Parlamentosu seçimlerinin sonuçlarını nesnel ve doğru okumanın önemine inanıyoruz. Bu seçim sonuçlarını Türkiye açısından felaket olarak niteleme eğilimi içinde olmak ve reform sürecindeki duraklamanın yarattığı zararları bununla açıklamak doğru değildir. Seçim sonuçları Türkiye açısından olumsuz eğilimlere işaret etmekle birlikte örneğin muhafazakarlar arasındaki geniş Türkiye destekçilerinin de zemin kazandığını göz ardı etmemek gerekiyor. Ayrıca Avrupa Parlamentosu’ndaki dengeler bir iki hafta sonunda netlesmis olacak. Kesin olan bir konu varsa o da Türkiye’nin önümüzdeki dönemde her zamandan daha fazla tüm kesimleri kapsayan, partilerüstü bir AB politikası ve iletişim stratejisi geliştirilmesine ihtiyaç olduğudur. Biz de Türkiye’nin sosyal demokrat ana muhalefet partisi olarak gelişmeleri Brüksel’de yakından izliyoruz.”

.

1 Comment

  1. >Konfiçyüs demiş ki: "küçük insanlar fraksiyonel olurlar, kibar insanlar bütünleştirici".Maalesef konfiçyüsün "kibar insanlar" diye tanımladıkları çok az bir yekun tutuyor. Krizlerde ise sesleri daha çok boğuluyor.Ama AB'nin çok kültürlülükten kast ettiğinin içinde asli değerleriyle islam olmadığı ayrıca göz önüne alınmalıdır. Zira AB ve islam insana çok farklı noktalardan bakarlar.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.