Demokrasinin Ergenlik Dönemi

Selçuk Tepeli

1 Mart 2010

Çünkü, ah ne de büyük siyasi zorluklar içinde, paşa gözaltılarından parti kapatma işaretlerine kadar her an yeni bir şok gelişmenin yaşandığı, krizler içinde biçare kıvranan, uçurumun eşiğindeki bir ülkedir burası, diye inim inim inleyip kendinize acımanın bir faydası yok. İtalyan La Stampa’dan The Economist’e yabancı basında geçen hafta çıkan Türkiye’de darbe ihtimaline dair (kimisi şaşkınca) yorumların sorumlusu da, bu kronik kendine acıma hali aslında. Hep özel şartlarından bahsederek Türkiye’nin olağanüstü şeylerin sıklıkla yaşandığı bir tür siyasi Jurassic Park olduğuna dünyayı kim ikna etti? Herhalde kendimiz. Üstelik; daha ziyade Avrupa Birliği ile sözde kendi ayrıcalıklarımızı kabul ettirmek için pazarlık ederken oldu bu: Yetkililer tam demokratik kriterlerin bize bol geleceğini kafalara kazıdı durdu. (22. sayfada Akın Özçer’in yazısına bir göz atıverin.) “Türkiye’de ordu ne önemli bilemezsiniz,” diye anlattı durdu önemli başkentlerdeki Türk basın mensupları. Besbelli Türk basınının dışarıdaki temsilcileriyle yabancı basının Türkiye temsilcilerinin artık bir tür meslek içi eğitimden geçmesi gerekiyor. Bazen insan haklarını kıra döke ve birbirimize bağıra çağıra bile olsa sorunlarının üstesinden rutin demokratik siyaset yollarıyla gelebilecek müstakbel bir ülkeyi tanıtmak, ona şans vermek için.

Ama bu konuda ülkede heyecan verici, kendinden emin kalabalıkların oluşturduğu bir fikir birliği de görünmüyor. Bunu yeşertebilecek gelişmeler de var. Yaklaşık 30 yıldır başa bela olan PKK ortadan kalkmaya yüz tuttu. Amerika’da, Avrupa’da (en son İtalya’da) terör örgütünün yandaşlarına ve militanlarına operasyonlar sıklaşıyor. Türkiye, kadim rakibi Yunanistan batarken ekonomisiyle böbürleniyor. Komşularıyla sınır sorunlarını çözüp ticaretini arttıran Türkiye’de; tam demokrasinin önündeki en büyük engellerden askeri vesayet meselesinde de zor bir viraj, yüksek rütbeli askerlere rüküş gözaltı görüntüleri arasında dönülmüş gibi görünüyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “ileri demokrasinin ayak seslerinden” söz ediyor. Ama bir sorun var. Pek çok insan bu tarihi gelişmeleri avuçları patlarcasına alkışlar gibi görünmüyor. Epey kararsız, tedirgin, her sabah sanki aynı gergin güne uyanır gibi hisseden insan var. Bunu, ayaküstü sohbetlerde, köşe yazılarında, televizyon programlarında ya da farklı kamuoyu araştırmalarında görmek mümkün. Hem ne olup bittiğini anlamaya hem de bu kararsız ortamın nedenlerini anlamaya ihtiyacınız olmalı? O halde lafı uzatmaya lüzum yok. Türkiye, galiba demokrasisinin ergenlik dönemini yaşıyor: Hayatın gerçekleriyle karşılaşma zamanı. Tercihlerimiz (daha ziyade hükümetinkiler) güzel ya da berbat bir gelecek hazırlayabilir. O nedenle, siyasetin, ordunun, yargının, cemaatlerin, tarikatların, herkesin önünde aslında tek seçenek bulunuyor.

Oysa geçen hafta Başbakan köşe yazarlarını işverenlerine şikâyet ederken bunun farkındaymış gibi görünmüyordu; çünkü “ileri demokrasinin ayak sesleri”nden söz ederken, bu seslerin çok uzaktan geliyor olabileceğini de aynı cümleler içinde söylemişti. Hiçbir ileri demokraside böyle bir şey olmaz çünkü. Bu tuhaf çelişkisi, hükümeti genelde destekleyen bazı gazetecilerin bile tepkisini çekti. Milliyet gazetesinden Hasan Cemal 27 Şubat’ta “Hop Dedik Sayın Başbakan” diye yazdı. Madem Başbakan’ın deyimiyle “hayırlı günlere vesile” şeyler yaşıyoruz, bunun tadını ülkeye adaletle paylaştırmada en büyük görev gazeteciye, askere, aydına değil yine hükümete düşüyor. Ama hükümet üyelerinin bu tür yaklaşımlarını anlamak giderek daha da zorlaşıyor.

Aslında bu yolda iktidar partisinin işi o kadar da zor sayılmaz. AK Parti kurmayları lüzumsuz polemiklerde buyurgan ifadeler sarf edeceğine, “Invictus” adlı filmi izleseler bile işlerine yarayacak birkaç ipucu bulmaları mümkün. Amerikalı ünlü aktör Morgan Freeman’a Oscar kazandırması kuvvetle muhtemel Invictus (Yenilmez), Nelson Mandela’nın Güney Afrika’da yaptıklarından (yani gerçek bir hikâyeden) hareketle yazılmış John Carlin’in “İnsan Faktörü: Nelson Mandela Ve Dünyayı Değiştiren Oyun” adlı romanından sinemaya uyarlandı. Kitapta, Güney Afrika’da beyazların hüküm sürdüğü apartheid döneminin ardından muazzam bir insan hakları mücadelesinin sonucunda başkan olan ilk siyah Nelson Mandela’nın, ülkesinin etnik ve ekonomik olarak bölünmüş insanlarını birleştirmesi, siyahların intikam duygularını zapt etmesi, beyazların bu yepyeni durumdan kaynaklanan tedirginliğini ortadan kaldırması anlatılıyor. Beyazlardan oluşan bir rugby (Amerikan futbolunun daha delikanlıca ve kasksız oynanan türü) takımının 1995’te Rugby Dünya Kupası finallerindeki mücadelesini Mandela fırsat biliyor ve ülkesini birleştirecek bir motivasyon kaynağı yaratıyor. Freeman, iki hafta önce Newsweek’teki röportajında “Mandela filmi seyretmiş midir” sorusuna “Evet seyretti” diye yanıt veriyordu. “Birlikte Johannesburg’da Nelson Mandela Vakfı’nda seyrettik. Ben perdede göründüğümde ‘Bu arkadaşı tanıyorum’ dedi, ‘belki bu yaşlı adamı başkaları da hatırlar.’ Onunla takılmak gerçekten havalıydı.” Oysa Habertürk gazetesinin dış haberler müdürü Soli Özel Türkiye’de “her adımında insanların bölünmesine neden olan bir ortam oluştuğuna” dikkat çekiyor.

Herkes değişimden övgüyle bahseder ama sıra kendisine geldiğinde değişmek, oturduğun yerden seyretmekten çok daha zor ve sancılı olur. Dünya basını geçen hafta lütfedip onayladığına göre artık rahatça söyleyebiliriz; Türkiye tarihin akışını etkileyecek bir değişim içinde. Bana hep ‘devlet adamı gibi gazeteci’ izlenimi veren Mehmet Barlas 25 Şubat günü Sabah gazetesindeki köşesinde “Bugün artık Cumhuriyet’in ‘kuruluş dönemi’ geride bırakılmak durumunda” diye yazdı. 1940’lardan beri seçilmişlere muhalefet eden, rejimi ve ülkenin ana çizgisini belirleyen askeri, bürokratik devlet geleneğinin temsilcileri de artık seçimleri beklemekten başka çare olmadığını düşünüyor besbelli ki paşalar sıra sıra ifadeye gidiyor. Ayrıca adının açıklanmasını istemeyen bir AK Parti yetkilisi de “bize artık ordu direnç göstermiyor, yargı gösteriyor. Çünkü esas statükocular yargıdakiler” diyordu bir sohbet sırasında, geçenlerde. Artık Avrupa’da bile eşi olmayan, askeri vesayetten kurtulan ülkeler arasında bile nadir büyüklükte bir “üst düzey askerlere yargılama” süreci yaşanıyor. Ergenekon soruşturmasının başlamasından beri her rütbeden 150’ye yakın muvazzaf ve emekli asker, hakim karşısına çıktı. Önemli bir kısmı halen tutuklu. Öyle ki, AB “Yargı süreci adil ve örnek alınacak titizlikte olmalı” diye açıklama yaptı. Yine 25 Şubat’ta Hürriyet’ten Ertuğrul Özkök de, bir başka devlet adamı gibi gazeteci olarak “Türkiye normalleşiyor. Anormallikleri göre göre normalleşecek. Şimdi sabır zamanı. Kimse sandık dışında hiçbir şeyden medet ummayacak” diye yazdığına göre, sandık sadece sandık değil, yeni tarihi hesaplaşma yeri demektir. Bu kadarına bile demokrasi diyenler var. Ama 26 Şubat’ta Zaman gazetesindeki yazısında Prof. İhsan Dağı çıtayı daha yükseğe koyuyordu; teoride: “Artık demokrasi ile vesayet rejimi arasında ‘ara’ bir yer yok” diyordu, sorgudaki silah arkadaşları için üzülen komutanlara da çatarak. “İtham edildikleri suçların gerçek olma ihtimali üzmez mi komutanları? Asker karar vermek zorunda. Ya darbe yaparlar ya da tam demokrasiye razı olurlar.” Örnek bir entelektüel tartışma. Bu kararı orduya bırakması fuzuli derecede ince bir davranış doğrusu. Zaten 1960’tan 1990’ların sonuna (28 Şubat 1997’de hükümet deviren askeri baskıyı da dahil edince) kadar süren darbeler döneminde başbakanını bile asmış Türkiye’de, generallerin ifade vermesine neden olan iddialar karşısında kim kefil olabilir ki? “Genelkurmay Başkanı Başbakan’ın muhatabı da değil ki bir zirvede buluşsunlar” diyen Dağı bu noktada da teoride haklı.

Ama pratikte durum bu kadar net değil. Bu sert atışmalar arasında hâlâ ikilem içinde olan insanlar var. Estima araştırma şirketinin Şubat başında yaptığı bir ankette, insanlara “darbe tartışmaları kime yarıyor” diye soruldu. En kalabalık yanıt yüzde 28,7 ile “hiç kimseye yaramıyor oldu. (Ardından yüzde 21.9 ile “hükümete” yanıtı geliyor. Üçüncü sırada yüzde 20.5 ile “yabancı ülkelere” diyenler var.) Hatta bu tür kararsızların bazısı AK Parti’den. Muharrem Sarıkaya geçen hafta Habertürk gazetesindeki köşesinde bir milletvekilinden hareketle AK Parti Meclis kulisinde hakim olan söylemi şöyle tarif ediyordu: “Sabah evden çıkarken eşim ‘Koskoca kuvvet, ordu komutanlığı yapmış adamlara bu eziyet reva mı, niye böyle yapıyorsunuz’ diye çıkıştı. ‘Biz yapmadık, yargının işine nasıl karışırız’ karşılığını verince de ‘İktidar siz değil misiniz; siz yapıyorsunuz’ diye çıkışmasını sürdürdü. Ben eşime anlatamıyorum. Bu algı bizim için kötü…” İlginç. Ama neden?

Sadece nüfusun önemli bölümünü karşı karşıya getirmekle kalmayan, teker teker pek çok kişinin beynini de adeta ikiye ayıran hislerin nedeni, hükümetin yapmaya çalıştığı şey ile bunu nasıl yaptığı arasındaki fark olabilir mi? Nasıl yaptığın ne yaptığın kadar önemlidir. Hedef, ileri demokrasi bile olsa. Çünkü, AB’nin de dediği gibi bu örnek bir süreç ve ergen demokrasinin istikbalindeki demokratik terbiyenin standardını belirleyecek.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s