Osmanlıdan Günümüze Orta Sınıflar, Siyaset ve Demokrasi

Prof. Kemal Karpat

Wisconsin-Madison Univ.

İnsan toplulukları Aristo’nun üçlü modeline uygun olarak yüksek (idareci) (siyasi güç sahibi), orta (ticaret-sanatkâr) ve alt (üretici-köylü-esir vs.) üçe ayrılmıştır.

Bu modeli Müslüman siyasi düşünürleri (Farabi, Tusi, Dawani) kendi topluluklarına uygulamışlardır. Aynı modeli biraz genişleterek Osmanlı erkân-ı erbaa olarak toplumu kılıç erbabı (ordu), kalem erbabı (ulema yazarlar vs. fikir işçileri), üçüncü tüccar-sanatçılar ve nihayet dördüncüsü reaya olarak uygulamışlardır. Din farkı gözetmeksizin, (üretici, köylü yani tarım işçisi) hepsi o dönemde reaya sayılırdı. Böylece Osmanlı toplum sınıflarını dörde çıkarmış ve bir duvar yani devlet ile sınırlandırmıştır. Avrupa’da orta sınıfın siyasi bakımdan hâkim duruma geçmesi ve burjuva olarak isimlendirilmesi ekonomik değişmeler yani kapitalizm ve endüstrileşme sayesinde olmuştur. 1789 Fransız devrimi orta sınıfı devlete hâkim duruma getirdiği gibi eşit, vatandaşlık esasına dayanan halkçılık sayesinde bugünkü demokrasinin çığırını açmıştır. Fransız milli burjuva devleti böyle ortaya çıkmıştır. Aynı olay birkaç yıl daha evvel 1776 ABD orta sınıfı İngiliz hâkimiyetine son vererek kolonilerin hürriyetlerini ilan etmiş ve Amerikan milli devletini kurmuştur. ABD’nin, Fransa’da ve sonra 19’uncu yüzyılda Almanya ve İtalya’da olduğu gibi açık bir etnik kökeni yoktur. Fakat hukuk, dil ve kültür bakımından Anglo-Sakson kökenli bir etnik kültüre sahip olduğu açıktır. Ne olursa olsun Batı’da modern orta sınıfların doğumu ve güçlenmesi ekonomik faaliyet, yüksek üretim ve sermaye sahibi yani zenginlik sayesinde olmuştur. Sonra emperyalizmin emrine girmiştir.

Çok genel olarak bilinen bu tarihî bilgileri dile getirmenin ana amacı demokrasinin modern orta sınıfın siyasi rejimi olduğunu vurgulamaktır. Başka bir deyimle pazar ekonomisi ve kapitalizmin ve endüstrileşmenin on sekizinci yüzyılda meydana çıkardığı orta sınıfın hâkim olduğu bir yerde siyasi rejimin de demokrasiye dönüşmesini beklemek doğaldır. Nazizm ve faşizm, orta sınıfların hâkim olduğu Avrupa’da çıkmışsa da bunları geçici istisnalar saymak yerinde olur. Osmanlı’da orta sınıf durumunu çok genel olarak toplumun sosyal yapı değişmeleri açısından ele almak gerek. Osmanlı Devleti’nde arz ve talebe dayanan geleneksel bir ekonominin ve özel mülkiyetin hâkim olduğu bilinmektedir. Ticaret ve sanatlarda hatta fetihle alınmayan ve Müslümanların elinde bulunan topraklar ve bilhassa ikametgâh yani ev mülkiyeti özeldi. (Özel mülkiyet şeriat kurallarına tabi olmasına karşılık miri arazide devlet hâkim idi. 1858 Arazi Kanunnamesi girişinde belirtildiği gibi yalnız miri-devlet arazisini kapsıyordu.) Fakat pazar güçleri 19. yüzyılın ikinci yarısında araziyi özelleştirmeye mecbur etmiştir. Osmanlı ve Cumhuriyet ekonomilerinin pazar ekonomisine uyması aşağı yukarı iki yüzyıl sürmüştür. Devlet kendi amaçlarını gerçekleştirmek için ve topluma hâkim olmak için, ekonomiyi durmadan kontrol etmek için çabalamış fakat tam başaramamıştır. Daha evvel belirttiğimiz gibi Osmanlı, ticaret erbabının ve sanatkârların önemini kabul ederek, onları ayrı bir sınıf olarak görmüş ve varlıklarının toplum ve devlet için birinci derecede önem taşıdıklarını kabul etmiştir. Aynı tarihlerde yani 16. ve 17. yüzyılda Avrupa’nın Kalvinist adamları sıkı çalışarak, para kazanarak ve çok dindar kalarak yeni halka dayanan bir ekonominin ve demokrasinin temellerini atmışlardır. Aynı zamanda kültüre, sanata önem veriyorlardı.

Devletin emrinde çalışan bir orta sınıf

 

Osmanlı’da ticaret ve sanat erbabı yani üretimi değerlendiren ve dağıtanların daima askerî sınıfın emrinde olmaları istenmiştir. Askerî sınıf, idareci sınıf olarak devlet idarecileri ve kalem erbabını, ulema, yazarlar vs. kapsamakta idi. Geri kalanlar reaya sayılırdı. Yani eninde sonunda ticaret erbabı ve sanatçılar da yani orta sınıfı oluşturanlar da reaya olarak görülmekte idi. Bu toplumsal felsefe yani ekonomik faaliyetin devlet emrinde olması günümüze kadar gelmiş, ancak 1950’den ve bilhassa 1983’ten sonra değişmeye başlamıştır. Bir yerde şunu da hemen belirtmek gerek; Türkiye’de orta sınıflar maddiyata önem verdikleri için koyu din temsilcileri tarafından da olumsuz görülmüşlerdir. Ancak zaruriyet nedeniyle yani yaşam için gereken maddeleri ürettikleri için kabul edilmekte idi. Bir yerde koyu dinciler ve devletçiler orta sınıflara karşı birincisi dinî-ahlaki nedenlerle, ikincisi siyasi güçle rekabeti önlemek için birleşmekte idiler. Modern orta sınıflar, yani gücünü ekonomik faaliyetten elde edenler hem devlet idarecilerine hem de dine köktenci şekilde yaklaşanlara ters düşmekte idi. Bu hem Müslümanlar hem gayrimüslimler için geçerlidir. Tekrar Osmanlı’ya dönelim; çünkü bugün Türkiye’nin karşılaştığı birçok sorunların kökeni Osmanlı’dadır.

On altıncı yüzyılda devletin savaşları finanse etmek amacıyla daha büyük gelir sağlamak için ekonomiyi kontrol etmesi geleneksel orta sınıfın serbest büyümesini engellemekle kalmamış, devletin emrinde çalışan bir grup haline getirmiştir. Değişen toplum birçok huzursuzluklara neden olunca, mesela Celali isyanları, devlet din yolu ile yani İslam’ı siyasi amaçlar uğruna kullanarak topluma hâkim olmuştur. 17’nci yüzyılda şeyhülislamlar devlet idaresinin ortağı haline gelmişlerdir. (Devlet 1980’lerde aşırı sol ve sağ akımlara karşı dinî eğitimi desteklemiştir.) Din, devlete itaati sağlamak için bir siyasi araç olmuştur. On sekizinci yüzyılda yeni gelişmekte olan bu sivil orta sınıf, devlet kontrolünden kurtulmak için çabalamış ve kısmen başarı sağlamıştır. Bu başarının nedeni, merkezî devletin Rus savaşları sonunda askerî ve siyasî gücünü kaybetmesidir. Merkezin zaafından istifade eden, tarım üreticileri olmuştur. Ayanlar dönemi olarak bilinen ve aşağı yukarı 1774-1815 yani Küçük Kaynarca’dan Sultan II. Mahmud’un ayanları yok etmesine kadar süren bu dönem, devletin resmi görüşüne uygun olarak devlete bağlı tarihçiler tarafından çok olumsuz gösterilmiştir. Ayanlar arasında şüphesiz ki köylüyü istismar eden, ona zulüm yapan ayanlar vardır. Fakat konuyu iyi olan (devlet) ve kötü olan (kişisel çıkarlarını ön plana koyan ayanlar) açısından değil de daha geniş dünya ekonomik ve sosyal koşulları açısından ele almak istersek durumun çok farklı olduğu görülecektir.

Osmanlı ekonomisi daha 18. yüzyılda dünya ekonomisine ayak uydurmak için çaba göstermiştir. Osmanlı tarım kesimi kendini devletin evvelden tayin ettiği biçimde değil, ağırlığını gittikçe artıran dünya pazar ekonomisine uymak istiyordu. Belirli bazı tarım ürünlerine gittikçe artan talep, bu ürünlerin fiyatını artırıyor ve çiftçi doğal olarak talebi yüksek olan ürünü yetiştirmek istiyordu. Buna karşılık devlet, şehirlerin yiyeceğini karşılamak için evvelden bazı ürünlerin ekilmesini emir ettiği gibi, satın aldığı ürünlerin fiyatlarını da kendisi genelde düşük olarak tespit etmekte idi. Şüphesiz ki devletin siyaseti fakir halkı beslemek, şehirlere bol gıda sağlamak gibi köklü sosyal ve ahlaki olduğu kadar yüzyıllar boyunca uygulanmış kurallara dayanmakta idi. Fakat bu gayeleri karşılamak için yönetilen ekonomi ne üretimi çoğaltıyor, ne halkı memnun ediyor ne de ahlakı güçlendiriyordu. Geleneksel kuralları muhafaza etmek için çabalayanlar sosyal demokratik olamazlar. Serbest pazar ekonomisi ile üretimi artırarak gıda fiyatlarını ucuzlatmak mümkündü. Zaten ayanlar da piyasaya uyarak üretimi artırmak ve zenginleşmek istiyorlardı. Örnek; Arnavutluk’ta Busatli ailesi kendi topraklarında piyasa talebine uyarak üretimi artırmış ve zenginleştiği gibi büyük siyasi ve sosyal güç kazanmıştır. Aynı şeyi gayrimüslimler yapmış ve zenginleşerek milli devletini kurmuşlar.

Nevşehirli İbrahim Paşa’nın 1730 isyanı (Patrona Halil) ile yok edilen girişimleri serbest pazara geçişi amaçlıyordu. Patrona’nın isyanı bir halk hareketi olarak görülse de aslında yeni türeyen zenginlere karşı (yüzlerce yalı ateşe verilmişti) bir tertiptir. Devlet kendi geleneklerine uyarak kendisine rakip çıkacak ekonomik ve siyasi güç sahibi kimseleri öteden beri yaptığı gibi yaşatmak niyetinde değildi. Fakat on dokuzuncu yüzyılın başında devletin karşısında kolayca yok edebileceği ve malına el koyacağı bir paşa veya taşra zengini değil, ekonomik koşulların yarattığı sosyal bir sınıf vardı. Bu sosyal sınıf yeni doğmakta olan orta sınıftı. Onların başlarını veya en fazla göze çarpanları devlet, her zaman askerî gücü sayesinde yok edebilir ve otoritesini genişletebilirdi. Fakat devlet bu orta sınıfı doğuran köklü sosyal-ekonomik güçleri yok edemez, ancak geçici olarak güç kazanmalarını engelleyebilirdi. Nitekim öyle olmuştur. Dönemin başında II. Mahmud, onu tahta çıkaran Rumeli Ayanı Alemdar Mustafa Paşa’yı baş vezir yapmakla kalmamış ayanların isteklerine uygun olarak Sened-i İttifak’ı (1808) ilan etmiştir. Sened’in ana hükümlerinden biri ayanların idare ettikleri, miri yani devlet arazisini onların özel mülkü olarak tanımaktı. Tarımda oluşan bu zorlu özelleştirme pazar ekonomisine geçişin ana koşulu idi. Ve süratle gerçekleşebilirdi. (Nitekim Doğu Avrupa’da 1991’de sözde sosyalist, devletçi rejimlerin yıkılışının hemen arkasından kolektif çiftliklerin (kolhoz) arazileri şeklen eski sahiplerine iade edilmiştir. Aslında arazileri kooperatife çeviren parti üyeleri az zaman içinde arazi sahibi olmuşlardır. Gıda depolarını ve giyecek mağazalarını idare edenler de dükkân sahibi olmuş yeni oluşan orta sınıfın bir parçası haline gelmişlerdir.) Osmanlı Devleti’nde tarım bölümünde oluşan orta sınıfın ekonomik ve siyasi bakımdan güçlenmesi özel mülkiyet hakkının devlet tarafından garantiye alınmasına ve yerel halkın da devlet idaresinde söz sahibi olmasına bağlı idi. 1839 Tanzimat Fermanı kısmen bunu yapmıştır. Fakat bu, kolay olmadı. Miri arazinin özelleşmesi Arazi Kanunnamesi’nin 1858’de ilanından sonra devletin araziyi kontrol gayretlerine rağmen yavaş yavaş genelleşti ve Sultan II. Abdülhamid döneminde miri araziyi işleyenlerle araziyi kendi mülkü olarak işleyenler arasında farklar hemen hemen yok oldu. II. Mahmud, isim yapmış ayanları amansız takip ederek yok etmesine rağmen toprak sahiplerinin yani kişilerin sayısı çok artmıştır. (Burada 1862-1900’da milyonlarca göçmene dağıtılan arazinin özel mülkiyet gibi kullanıldığını belirtmek yerinde olur.) Taşrada tarımın özelleşmesiyle oluşan büyük sosyal değişimi hızlandırıp ona siyasi bir yön veren Mithat Paşa olmuştur. Genç Osmanlıların, yani yeni oluşmaya başlayan orta sınıf entelektüellerinin Meşrutiyet (parlamento ile yönetim) fikrini kabul eden paşa, devlet kapısında yetişmesine rağmen orta sınıfın ekonomik ve siyasi önemini anladığı gibi bunun kaçınılmaz bir sosyal devrim olduğunu kabul etmişti.

I. Meşrutiyet orta sınıfı siyasete dahil ediyor

 

Mithat Paşa, Avrupa’yı tanımış, Arapça, Farsça, Fransızca biliyordu. Vali olarak yönettiği Tuna vilayetinde 1864’te uyguladığı reformlar orta sınıfın gelişmesini sağlayacak nitelikte idi. Mithat Paşa, yerli eşrafın, milliyet ve din farkı gözetmeksizin yerli idarede söz sahibi olmalarını sağladığı gibi, bankaların kurulmasına, modern okulların açılmasına, yol yapımına ve buna benzer birçok pratik tedbirlere birinci derecede önem vermiştir. Mithat Paşa’nın ana amacı ekonomik gelişmeyi halkın ileri gelenlerinin idaresine katılması ile yani orta sınıf temsilcilerinin devletle işbirliği yapmasını sağlamaktı. Halkın idareye katılması, demokrasiye giden ana yoldu. Her ne kadar Tuna vilayeti reformları (bütçenin önemli bir kısmına mal olmuş) bir Bulgar orta sınıfının başta çorbacı olarak tanınan toprak sahiplerinin işine yaramış ve dolayısıyla da olsa Bulgar milliyetçiliğinin gelişmesini hızlandırmışsa da etkileri yaygın olmuştur. Kooperatiflerin, tasarruf sandıklarının ve Ziraat Bankası’nın kurulması Mithat Paşa’nın uyguladığı reformlar arasındadır. Bu kuruluşlar ekonomik bakımdan taşrada tarım kökenli orta sınıfın gelişmesini kolaylaştırmış, dünyeviliği, maddiyata önem veren felsefenin yayılmasına yol açmıştır. Bu sınıfa emekli yüksek memur, sipahi, ulema gibi geleneksel orta sınıf sayabileceğimiz kimseler katılmış ve böylece toplumun -Müslüman kesim başta olmak üzere- geçmişi ile bağlamıştır. Bu yeni orta sınıfların siyasi bakımdan bir dereceye kadar söz sahibi olmalarını Birinci Meşrutiyet sağlamıştır. Bu konuya geçmeden evvel Mithat Paşa’nın baş düşmanları yüksek devlet ve ulema mensubu ve koyu dinciler olmuştur; çünkü birincisi siyasi gücünü kaybetmekten, ikincisi ise dünyeviliğin dini yok edeceğinden korkmakta idiler. Hâlbuki Mithat Paşa’nın dine, İslam’a karşı derin saygısı vardı.


Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s