Entelektüelin Temsil Ettikleri

Edward SAİD


Entelektüeller çok geniş bir grup mudurlar, yoksa had safhada küçük ve oldukça seçkin bir grup mu oluştururlar? Entelektüellerle ilgili olarak yirminci yüzyılda yapılan en ünlü iki tanım bu noktada tam anlamıyla zıt konumlardadır. Mussolini’nin 1926 ile 1937 yılları arasında hapiste tuttuğu İtalyan Marksist, eylemci, gazeteci ve olağanüstü siyaset felsefecisi Antonio Gramsci “Hapishane Defterleri” adlı kitabında, “bütün insanlar entelektüeldir, ama toplumda herkes entelektüel işlevini görmez” diye yazıyor. Gramsci’nin kendi hayatı entelektüele biçtiği rolü örnekler: Mektepli bir filolog olan Gramsci hem İtalyan işçi sınıfı hareketinin örgütleyicilerinden biriydi hem de çeşitli gazete ve dergilere yazdığı yazılarla, amacı sadece bir toplumsal hareket değil, aynı zamanda bu hareketle bağlantılı bir kültürel formasyon oluşturmak olan toplum çözümleyicilerinin en bilinçlilerinden biri olduğunu göstermişti.

Gramsci toplumda entelektüel işlevi görenlerin ikiye ayrılabileceğini göstermeye çalışır: bunlardan birincisi, nesilden nesile aynı şeyi yapmayı sürdüren öğretmenler, papazlar ve idareciler gibi geleneksel entelektüeller, ikincisi ise entelektüelleri çıkarlarını örgütlemek, daha fazla iktidar, daha fazla denetim gücü elde etmek için kullanan sınıflarla ya da kuruluşlarla doğrudan bağlantılı olduklarını düşündüğü organik entelektüellerdir. Nitekim, Gramsci organik entelektüele ilişkin olarak şöyle der: “Kapitalist girişimci kendisiyle birlikte sanayi teknisyenini, ekonomi politik uzmanını, yeni bir kültürün, yeni bir hukuk sisteminin oluşturucularını vb. yaratır.” Bir deterjan ya da havayolu şirketinin pazardan daha fazla pay kapmasını sağlamak için teknikler geliştiren günümüz reklamcısı ya da halkla ilişkiler uzmanı, demokratik bir toplumda müşterilerin rızasını kazanmaya, tüketicinin ya da seçmenin düşüncelerini yönlendirmeye çalışan biri Gramsci’ye göre bir organik entelektüeldir.

Gramsci organik entelektüellerin topluma aktif olarak katıldıklarına inanır; yani bu entelektüeller sürekli insanların zihinlerini değiştirip piyasaları genişletme mücadelesi içindedirler; çoğunlukla aynı yerde kalan, yıllar yılı aynı tür işler yapan öğretmenlerle papazların tersine organik entelektüeller her zaman hareket halinde, oluşum halindedirler.

Diğer uçta Julien Benda’nın, entelektüelleri, insanlığın vicdanı olan süper yetenekli, ahlâki donanımları gelişkin filozof-krallardan oluşan bir avuç insan olarak gösteren ünlü tanımı vardır. Benda’nın kitabı La trahison des clercs’in ileriki kuşakların belleğinde entelektüel hayatın sistematik bir analizi olarak değil, görevlerini bir yana bırakıp ilkelerinden ödün veren entelektüellere yönelik zehir zemberek bir saldın olarak kaldığı doğruysa da, Benda gerçek entelektüeller olduklarını düşündüğü birkaç kişinin adını zikredip önemli özelliklerini sıralar.

Sokrates ve İsa’nın adı sık sık geçer; daha yakın zamanlardan da Spinoza, Voltaire ve Ernest Renan örnekleri verilir. Gerçek entelektüeller bir tür ruhban sınıfı oluştururlar, pek nadir bulunan yaratıklardır; çünkü bu dünyaya ait olmayan ebedi hakikat ve adalet standartlarının bayraktarlığını yaparlar. Benda’nın bu insanlar için ruhban gibi dini bir terim kullanmasının, onlara her zaman bu sınıfa ait olmayan, yani maddi avantajlar edinme, kendini geliştirme ve mümkünse dünyevi güçlerle yakın ilişkiler kurma gibi dertleri olan sıradan insanlarınkine karşıt bir statü ve davranış tarzı atfetmesinin nedeni budur. Gerçek entelektüeller, der Benda, “özünde pratik amaçlar gütmeyen faaliyetler yürüten,” bir sanat ya da bir bilimle ya da metafizik spekülasyonla ilgilenmekten keyif alan, özetle manevi avantajlara sahip olan, yani bir bakıma şöyle diyen kişilerdir: “Benim krallığım bu dünyanın krallığı değil.”

Bununla birlikte Benda’nın verdiği örnekler, entelektüellerin dünyadan tamamen elini eteğini çekip fildişi kulesine kapanmış, kendini son derece özel, çapraşık, hatta belki de karanlık denecek ölçüde esrarlı meselelere adamış düşünürler olduğu anlayışını savunmadığını gayet net bir biçimde gösterir. Gerçek entelektüeller en çok, metafizik tutkunun, çıkar gözetmeyen adalet ve hakikat ilkelerinin etkisiyle yozlaşmayı mahkûm ettikleri, zayıfları savundukları, hatalı ya da baskıcı otoriteye meydan okudukları zaman kendileri olurlar. “Fenelon ve Massillon’un XIV. Louis’nin bazı savaşlarına nasıl karşı çıktıklarım hatırlatmam gerekli mi?” der, “Voltaire’in Palatinlik’in yıkılmasını nasıl mahkûm ettiğini? Renan’ın Napoleon’un vahşetini nasıl kınadığını? Buckle’ın, Fransız Devrimi’ne karşı İngiltere’nin takındığı hoşgörüsüz tutumu; zamanımızda Nietzsche’nin Almanya’nın Fransa’ya yaptığı gaddarlıkları nasıl şiddetle eleştirdiklerini?” Benda’ya göre bugünkü entelektüellerin sorunu, sahip oldukları ahlâki otoriteyi, sekterlik, kitle dalkavukluğu, milliyetçi çığırtkanlık, sınıf çıkarları gibi “kolektif duygular”ın örgütlenmesi adını verdiği şeye (bu deyim Benda’nın ileri görüşlülüğünün işaretidir) devretmiş olmalarıdır.

Benda bütün bunları kitle iletişim çağından çok önce, 1927’de yazıyordu; ama hükümetler için, gerektiğinde kendi politikalarını pekiştirmeleri; resmi düşmanlara karşı propaganda yapmaları; kurumsal “menfaatler” ya da “ulusal onur” adına gerçekte neler olup bittiğini gizleyecek hüsnütabirler, hatta daha geniş bir ölçekte Orwellvari Yenikonuş sistemleri üretmeleri için başvurabilecekleri, kendilerine uşak yapabilecekleri entelektüellerin ne kadar önemli olduğunu sezmişti.

Benda’nın entelektüellerin ihaneti karşısındaki yanıp yakınmalarının gücü akıl yürütmesindeki incelikten ya da entelektüelin görevinin ne olduğu konusundaki son derece katı, ödün vermez mutlakçılığından kaynaklanmaz. Benda’nın tanımına göre gerçek entelektüeller kazığa bağlanıp yakılma, sürgüne gönderilme, çarmıha gerilme riskine girmek durumundadırlar. Başat özellikleri dünyevi kaygılarla aralarındaki gevşemez mesafe olan simgesel şahsiyetlerdir onlar. Bu yüzden de sayıları çok olamaz, gelişimleri belli rutinlere bağlı olamaz. Güçlü kişiliklere sahip, su katılmadık bireyler olmak zorundadırlar; her şeyden önce de statüko karşısında daimi bir muhalefet durumunda olmaları gerekir: Bütün bu nedenlerden ötürü Benda’nın entelektüelleri kaçınılmaz olarak, yücelerden gökgürültüsü gibi bir sesle insanlığa kaba beddualar yağdıran, görünürlük derecesi yüksek küçük bir grup adamdan oluşur (Benda kadınları entelektüelden saymaz hiç). Benda bu adamların nasıl olup da hakikati bildikleri, ya da ebedi ilkeler konusundaki göz kamaştırıcı görüşlerinin Don Kişot’unkiler gibi ham hayallerden başka bir şey olup olmadığı konusunda hiçbir şey söylemez.

Yine de Benda’nın kavradığı biçimiyle gerçek entelektüel imgesinin çekici ve güçlü bir imge olduğuna benim şüphem yok. Verdiği pozitif örneklerin de negatif örneklerin de çoğu ikna edici: Mesela Voltaire’in Calas ailesini kamu huzurunda savunması; ya da -zıt uçta- Benda’ya göre Fransız ulusal onuru adına “acımasız ve aşağılayıcı bir romantizm”e kapılan, Maurice Barres gibi Fransız yazarların ürkütücü milliyetçilikleri?

Benda’nın ruhu, her ikisi de entelektüeller için ciddi birer sınav işlevi görmüş olan Dreyfus Olayı ve Birinci Dünya Savaşı’yla biçimlenmiştir. Burada entelektüeller ya ordudaki antisemitik önyargılardan kaynaklanan bir adaletsizliğe ve milliyetçi taşkınlığa cesaretle karşı çıkmayı seçeceklerdi ya da koyun gibi sürüye uyup, haksız yere mahkûm edilen Yahudi subay Alfred Dreyfus’u savunmayı reddedecek, Alman olan her ‘şeye karşı olan savaş ateşini hararetlendirmek için şovenist sloganlar haykıracaklardı. Benda İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kitabını tekrar yayımladı; kitaba bu kez Nazilerle işbirliği yapmış olan entelektüellerle Komünistleri gözü kapalı desteklemiş olanlara saldıran birkaç yazı eklemişti. Benda’nın özünde son derece muhafazakâr bir içerik taşıyan yapıtında kullandığı mücadeleci retoriğin altında, derinde bir yerlerde, ayrı bir varlık; iktidarın yüzüne karşı doğruları söyleyen biri; hiçbir dünyevi gücü eleştirilemeyecek ve sorgusuz sualsiz itaat edilecek denli büyük ve nüfuzlu görmeyen haşin, uz-dilli, olağanüstü cesur ve öfkeli bir birey olan bu entelektüel figürü vardır.

Gramsci’nin entelektüeli toplumda belli işlevleri yerine getiren bir kişi olarak değerlendiren toplumsal çözümlemesi, Benda’nın bize sunduğu her şeyden çok daha fazla yakındır gerçeğe. Özellikle yirminci yüzyılın sonlarında ortaya çıkan birçok yeni meslek -radyo televizyoncular, profesyonel akademisyenler, bilgisayar analistleri, spor ve medya alanında uzmanlaşmış hukukçular, işletme danışmanları, siyasa uzmanları, hükümet danışmanları, özel pazarlar hakkında raporlar hazırlayanlar, hatta bütün bir modern kitle gazeteciliğinin kendisi- Gramsci’nin bakış açısını haklı çıkartmıştır.

Günümüzde bilginin üretilmesiyle ya da dağıtılmasıyla bağlantılı herhangi bir alanda çalışan herkes, sözcüğe Gramsci’nin verdiği anlamda, bir entelektüeldir.

Endüstriyel Batı toplumlarının çoğunda bilgi endüstrileri denen endüstrilerle fiili olarak fiziksel üretim yapanlar arasındaki orantı, bilgi endüstrileri lehine hızla değişmektedir. Amerikalı sosyolog Alvin Gouldner epey bir zaman önce entelektüellerin yeni bir sınıf halini aldıklarından ve eski para babası, mülk sahibi sınıfların yerini artık büyük ölçüde entelektüel yöneticilerin aldığından bahsetmişti. Ama Gouldner ayrıca entelektüellerin artık geniş bir halk kesimine seslenen insanlar olmadıklarını (yükselişleri bunu içeren bir süreçtir), eleştirel söylem kültürü adını verdiği bir kültürün üyeleri haline geldiklerini de belirtmişti. İster yayıncı, yazar, askeri strateji uzmanı ister uluslararası hukukçu olsun, bütün entelektüeller uzmanlaşmış ve ancak aynı alanın diğer üyeleri tarafından kullanılabilen bir dili konuşur, işlerini bu dille görürler; uzmanlaşmamış halkın çoğunlukla anlayamadığı bir lingua franca ile diğer uzmanlara hitap eden uzmanlar haline gelirler.

Fransız filozof Michel Foucault da aynı şekilde evrensel entelektüelin (bununla muhtemelen Jean-Paul Sartre’ı kasteder) yerini, “özgül” entelektüelin, belli bir disiplinin içinde çalışan ama uzmanlığını her biçimde kullanabilen entelektüelin aldığını söylemiştir. Burada Foucault özellikle, uzmanlık alanı dışına çıkıp 1942-45 yılları arasında Los Alamos’ta atom bombası projesi üzerinde çalışan ve sonraları ABD’de bir tür bilim komiseri haline gelen Amerikalı fizikçi Robert Oppenheimer’ı düşünmektedir.

Entelektüellerin sayısındaki çoğalma, entelektüellerin inceleme konusu oldukları çok sayıdaki alana da yansımıştır; neredeyse ilk kez modern toplumun işleyişinde toplumsal sınıfların değil entelektüellerin merkezi bir işlev gördüğünü ileri sürmüş olan Gramsci’nin Hapishane Defterleri’ndeki iddiaları öncü niteliğindedir. “Entelektüellerin …sı” veya “Entelektüeller ve …” başlıkları altında toplanabilecek, kapsamı göz korkutucu boyutlara ulaşan ve son derece ayrıntılı neredeyse bir kütüphane dolusu çalışma vardır.

Entelektüellerin tarihi ve sosyolojisi konusunda binlerce kitap; entelektüeller ve milliyetçilik (ve iktidar, ve gelenek, ve devrim, vs. vs.) hakkında sonsuz sayıda inceleme var elimizin altında. Dünyanın her bölgesi kendi entelektüellerini yaratmış, bu oluşumların her biri ateşli, tutkulu tartışmalara konu olmuştur. Modern tarihte entelektüellerin işin içine karışmadığı ne önemli bir devrim ne de önemli bir karşıdevrim olmuştur. Entelektüeller hareketlerin ana-babaları ve tabii ki evlatları, hatta yeğenleri olmuşlardır.


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.