Dünya Sarrafı Bizi Anla

Meryem Uçar
Yagmur Dergisi
Mart-Nisan 2012

Dingin bir deniz… İçi inci ve sedeflerle dolu. Bu değerli taşlara sahip olmak için denize dalmak gerekiyor. Dalanlar arasında eli boş çıkan yok. Herkes mânâ incilerinden ve sedeflerden faydalanıyor, gönül keselerini dolduruyor. Denize dalmak kolay, ya okyanusa dalmak! Ne kadar usta bir denizci olursanız olun, okyanusun ne zaman dingin, ne zaman hırçın olacağını bilemezsiniz. Okyanus ki bir su çölü… Kum çöllerindeki kum fırtınaları gibi bu su çölünde de fırtınalar çok olur. Okyanusa dalmak yürek ister. Dalan bir daha çıkamıyor, kendisi inci veya sedef oluyor ve okyanusun parçası hâline geliyor. Denizler eğer önleri açıksa okyanusa akarlar ve içlerindeki bütün değerli hazineleri okyanusa boşaltırlar. Okyanus kir tutmaz. “Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise O’nun gönlü okyanustur. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez.” (Hacı Bektaş-ı Veli) Ve bir gün hiç olmayacak bir şey oluyor “Bir okyanus bir denizin arkasında gidiyor!” Deniz dingin, okyanus taşmak için bir rüzgâr bekliyor. Deniz; baba Bahaeddin Veled. Okyanus; oğul Mevlana. Beklediği rüzgâr ise hayatına ansızın giriverecek ve bu rüzgârla Mevlana coştukça coşacak, taşdıkça taşacak.

Her şey kendi lisanında konuşur. Her lisanı anlayan biri de mutlaka bulunur. Mesela altın konuştuğunda onu en iyi sarraf dinler, sarraf anlar. Sanatıyla altına şekil veren sarraf, değerli bir maden olması yanında bir de anlam yükler altına. Bu yüzden işlediği altını satarken işçilik parası da ister. Dünya da kendi lisanınca konuşur. Dünyanın lisanından ise o anlar. O, dünyanın sarrafı olduğunun farkında değildir. Ta ki beklediği rüzgâr, hafif bir esintiyle ona bunu fısıldayana kadar. Rüzgâr, Tebrizli Şems’tir. Mevlana, ilim öğrenmek için gittiği Şam’da karşılaşır rüzgârıyla ilk kez. Şems-i Tebrizi, bir gün ansızın Mevlana’nın karşısına çıkar, elini yakalayıp öper, sonra ona: “Dünyânın sarrafı beni anla” der ve kaybolur. Mevlana’nın rüzgârına gerçek mânâda kavuşması sekiz yıl sonra Konya’da gerçekleşir.

Mevlana, babası ve şeyhi, Sultânü’l-ulemâ Bahaeddin Veled’in ölümünden sonra babasının vasiyeti, dostlarının ve halkın isteği ile babasının makamına geçer. Bir zamanlar arkasından gittiği denizin yerini almıştır artık. Yerini almıştır almasına ama henüz kendini bu makama layık görmemektedir. Bulunduğu makamın ağırlığı altında eziliyor ve babası olmadan bir şey yapamayacağını düşünüyor. Onu bu ağırlıktan kurtaracak olan, tâ çocukluk yıllarında bir lala gibi kendisini omuzlarında taşıyıp dolaştıran Tirmizli Seyyid Burhaneddin’dir. Bir yıllık mürşitlik görevinden sonra tam dokuz yıl sadık bir mürid olur Seyyid Burhâneddin’e. Dokuz yıl sonra vazifesinin bittiğini düşünen mürşidi, artık Konya’dan ayrılmak ve Kayseri’ye giderek ömrünün son yıllarını inzivada geçirmek istemektedir. Fikrini müridine bir türlü söyleyemez çünkü bilir ki Mevlana gitmesine mutlaka karşı çıkacaktır. Seyyid Burhaneddin bir gün Konya bağlarını seyretmeye çıkar. İçinden “Buradan doğruca Kayseri’ye gitsem…” diye geçirir ve o anda olan olur. Bindiği katır, birden bire sıçrar ve Seyyid’i yere atar. Seyyid’in ayağı kırılır. Mevlana haberi duyar duymaz koşar. Seyyid, Mevlana’nın yüzüne bakarak sitemle: “Aferin, ne de güzel mürid, şeyhinin ayağını kırıyor.” der. Mevlana, bir şey söyleyemez. Hocasının ayağını tedavi eder. Bir gün hocasına neden gitmek istediğini sorar. Aldığı cevap, Mevlana’nın rüzgârıyla tanışmasına az kaldığının da delilidir: “Sen artık yetiştin. Naklî, aklî, kisbî ve keşfî bütün ilimlerde eşi benzeri bulunmayan bir arslan oldun. Ben de kendimce bir arslanım. İki arslan bir sahrada oturmaz. Onun için gitmek istiyorum. Hem benden sonra senin yanına büyük bir dost gelecek. Birbirinizin aynası olacaksınız. O, seni iç âlemin en mahrem noktalarına kadar çekecek, sen de ona aynı âlemi yaşatacaksın. Birbirinizi tamamlayacak ve yeryüzünün en büyük iki dostu olacaksınız…” Artık mürşidinden ayrılma vakti geldiğini anlayan Mevlana, şeyhinin mübarek ellerini doya doya öptükten sonra, birkaç müridiyle birlikte onu Kayseri’ye yolcu eder.

Mevlana’nın dersini verip medreseden eve döndüğü bir gündür. Tefekkür alemine dalmış, tevazusundan iki büklüm bir hâlde giderken birden bire bir kol bindiği katırın dizginlerini tutar. Bulunduğu tefekkür aleminden çıkıp başını kaldıran Mevlana, kendisini süzen bir çift ateşli ve keskin gözle karşılaşır. Bakışlar o kadar etkileyicidir ki, Mevlana irkilir ve ezildiğini hisseder. Bir müddet kimse konuşmaz. Bu fırtına öncesi sessizlik gibidir. Sonra fırtına kopar. Katırın dizginlerini tutan adam, sanki haykırır gibi bir ses tonuyla: “Sen Belh’li Sultanü’l-ulemâ oğlu Mevlana Muhammed Celâleddin’sin değil mi?” diye sorar. Mevlana: “Evet!” cevabını verir. “Bir müşkülüm var. Söyle bana Hazreti Muhammed mi büyüktür, Beyazıd-ı Bestâmi mi ne dersin?” Mevlana sorunun taşıdığı geniş mânâyı anlar ve cevap verir: “Bu nasıl soru? Elbette Hazreti Muhammed büyük…” İlk etapta sert esen rüzgâr biraz yumuşar, dudaklarında, bir tebessüm belirir ve bu sefer de şöyle sorar: “İyi ama Hazreti Muhammed, ‘Yarabbi. Seni tenzih ederim, biz seni lâyıkıyla bilemedik. Günde yetmiş kere istiğfar ederim sana.’ diye tövbe eder. Hâlbuki Beyazıd-ı Bestâmî; ‘Ben kendimi noksan sıfatlardan arıtırım. Makamım ne kadar yüce ki, cesedimin her zerresinde Allah’tan başka varlık yoktur.’ demekte. Buna ne buyrulur?” Mevlana’nın cevabı şu olur: “Çünkü Hazreti Muhammed [sallalahü aleyhi ve sellem] günde sayısız makamlar aşıyor ve ulaştığı her makamda, önceki bilgisinden istiğfar ediyordu. “Ey bizim idrakimizin üstünde olan Allah, biz seni gereğince bilemedik.” buyuruyordu. Mutasavvıf Beyazıd-ı Bestâmî ise, sadece bir makam aştı, bir tecelli ile kendinden geçti. Daha fazlasına eremediği için şaşırdı ve bu sözü söyledi.” Rüzgârın amacı okyanusu dalgalandırmaktır ama bu sefer rüzgâr, okyanusun azameti karşısında hızını kesmek zorunda kaldı.

Okyanus yıllardır beklediği, şeyhinin de geleceğini haber verdiği rüzgârına nihayet kavuşmuştur. İnsan aynada bedeninin yansımasını görür. Mevlana ise Şems-i Tebrizi’de ruh yansımasını görmüştür. Elbette Şems-i Tebrizi de kendi ruh yansımasını Mevlana’da. Birbirlerinin hem mürşitleri hem müritleri olurlar. Hem âşık hem mâşukturlar. Saatlerce bir aşk sofrası etrafında sohbet ediyorlardır. Yedikleri ve içtikleri aşktır. Mevlana Şems’in rüzgârına kendini kaptırmış coşkunluğunun zirvelerine ulaşıyordur.

Âşık, mâşukunu bulunca gözü başkasını görür mü? Mevlana, Şems’in gelmesiyle müridleriyle görüşmeyi bırakır. Mürşitlerinin yüzünden ve sohbetinden mahrum kalan müridleri, Şems’i kıskanmaya başlarlar. Şems giderse Mevlana’nın eskisi gibi kendileriyle görüşeceğini düşünürler. “Kıskançlık ateşten meydana gelir.” Şems’i kıskanan müridler de Şems’i yakmaya hazırlanırlar. Şems, ateşin farkındadır. Rüzgâr okyanusu coşturur ve onu taşma noktasında bırakarak kayıplara karışır. Âşık mâşuksuz nasıl yaşar? Ruh olmadan tenin varlığı ve yokluğu arasında ne fark vardır? Mevlana Şems’i aramaktadır. Bulamaması aslında onun için bir kazançtır. Eğer rüzgârına kavuşsa, okyanus belki de taşmayacak hep coşkun kalacaktır. Şems’le coşan okyanus artık taşar, birbiri ardına şiirler yazar ve okuyanları büyüler. “Aşk delidir ama, biz delinin de delisiyiz. Nefis kötülükler emreder ama, biz onu çoktan buyruğumuz altına almışız. Ey Tebrizli Şems! Bu seferden dön, gel Allah aşkına… Biz bir tek aşka, senin aşkına tutulmuşuz. O aşkla oyalanmadayız.” Şems’i aramak için Şam’a bizzat kendisi gider. Bulamayınca da teselli arar: “Olduğun yerlere uğrayamam korkumdan, kıskanırlar sana âşıklık edenler birden, gece gündüz yaşayan gönlüm içinde sensin, seni görmek diledikçe bakarım gönlüme ben.”

Mevlana için ayrılık acısıyla geçen onbeş ayın sonunda müjdeli haber ulaşır Konya’ya. Şems Şam’da görülmüştür. Mevlana birbiri ardına mektuplar yazarak Şems’i çağırır. Birinci mektup ulaşır Şems’e, özel bir ulakla. Şems cevap vermez. İkinci mektup da ulaşır ama Şems’ten yine cevap gelmez. Pişmek için ateşin derecesi ve pişme süresi önemlidir. Şems de aşığına naz yapıyordur ki biraz daha pişsin. Ve üçüncü mektup… Şems bu mektuba cevap verir. Artık ayrılık acısıyla susuz kalmış topraklara rüzgâr müjdesi gelmiştir ya, ardından yağmur mutlaka gelecektir. Dördüncü mektupla birlikte oğlu Sultan Veled’i mâşukunu getirmesi için Şam’a gönderir: “Siz buradan ayrıldıktan sonra, mumun baldan ayrılması gibi, ben de lezzetten cüda kaldım. Bütün gece mum gibi, muhabbetinizle yanıyorum. Ateşle enis, baldan tatlı sohbetinizden mahrumum. Cemalinizin ayrılığıyla cismimiz viran. Canımız ise baykuş gibi viranede. Artık, dizgini; bu tarafa çeviriniz, neş’e ve zevk filinin hortumunu uzatınız. Ah, sensiz huzurum olmadan semâ helâl değildir. Neş’e ve eğlence şeytan gibi taşlanıp sürüldü.” Evet iki âşık sonunda kavuşmuşlardır. Kavuşmuşlardır ama her vuslat biraz da ayrılık taşır içinde. Mevlana da korkuyordur: “Ya yine giderse!” Birlikte geçirilen yedi ay. Bu süre zarfında müridlerdeki kıskançlık yine alevlenir. Okyanusun hazinelerinden faydalanmak isteyen bazı bahtsızlar, okyanusa dalarlar ama okyanusta boğulurlar. Bir gece yine Mevlana ve Şems, aşk sofrasında aşkla hemhâl olurlarken kapı çalınır. Şems’in Mevlana’yı pişirme görevi bu andan itibaren sona ermiştir. Yedi bahtsız, yedi talihsiz, yedi nasipsiz insan Şems’i ebedi olarak Mevlana’dan ayırır. Şems Mevlana için başını feda eder.

Mevlana Şems-i Tebrizi ile pişmiştir. Onun yokluğunda ise yanmaya başlar. Yine birbiri ardınca gazeller yazar: “Gerçek sevgilide suret yoktur. Güneş ışıkları duvara vurunca, duvar parlaktır, güzeldir. Fakat bu güzellik, bu parlaklık, duvarda, duvarın üstünde değil güneştedir. Duvar yıkılırsa dahi, güzellik güneşte bâkîdir. Şu hâlde, kerpice değil, güneşe gönül vermek gerek.”

Mevlana, Şems’ten sonra hayatına giren Kuyumcu Selahaddin Temiz’de bile Şems’i görür: “Geçen yıl çıkagelmiş kırmızı kaftanlı, ay yüzlü güzel, bu yıl boz hırkaya bürünüp geldi. Elbisesini değiştirdi ama sevgili, o sevgili. O, elbiseyi değiştirdi, bir başka elbise giyindi, geldi..” Selahaddin Temiz’le geçirilen on yılın ardından da Çelebi Hüsameddin girer Mevlana’nın hayatına. Şems varlığıyla okyanusu coşturdukça coşturmuş, yokluğuyla taşırdıkça taşırmıştır. Selahattin ise Şems’in yokluğunda Mevlana’nın taşkınlığına yardımcı olmuştur. Şimdi Çelebi Hüsamettin okyanustan taşanların hiçbir damlasını israf etmeden toplayacaktır. Artık Mevlana söyleyecek Çelebi yazacaktır.

Bir sandık… İçi hayallerinizin bile alamayacağı değerli hazinelerle dolu. Böyle bir hazineye sahip olmak istemeyen çıkar mı? “Hazine, eziyet çekene, çalışıp çaba gösterene gözükür.” Peki nerede bu hazine? Bir harita… Hazinenin haritası. Harita yedi asırlık. Hazırlayan öyle bir hazırlamış ki herkes okuyamıyor. O haritayı okumak için bir şey gerekiyor: Aşk. İşte hazinenin ilk haritası: Mesnevi. “Bu kitap, masal diyene masaldır. Bu kitapta hâlini gören ise er kişidir. Mesnevi, Nil ırmağının suyuna benzer. Kıptiye kan görünür ama, Musa’ya âb-ı hayat.” Sonra Fîhi Mâ Fîh ve sonra da Divan- ı Kebir.

“Her nefs her lahza ölümü tatmaktadır.” İnsanların acelesi olsun olmasın zamanın hep acelesi vardır. Zamanın hızına ayak uydurmak mümkün mü? O yine aceleciliğini gösterir. Hazan mevsiminin hazin günleri, hüznün yaklaştığının delilidir belki de. Konya’da sık sık depremler olur, halk sokaklara dökülür, gecelerini çadırlarda geçirirler. Yine büyük bir deprem olur ve yer yerinden oynar. Mevlana o gün: “Korkmayınız, yerin karnı acıktı. Son günlerde yağlı bir lokma istiyor. İnşallah muradına çabuk vasıl olur da siz de üzüntüden kurtulursunuz…” der. Gerçek sevgiliye kavuşmak için gidilen yolun son durağı topraktır. Toprak onu, o da toprağı istiyordur. Her ikisi de sabırsızdır. Son büyük depremden birkaç gün sonra da Mevlana’nın yorgun bedeni, artık bir daha doğrulmamak üzere yatağa düşer. Hastalığı kırk gün uzar. O görevini yapmanın mutluluğu içinde dünya zindanından beraat etmeyi beklemektedir. Eşi Kerra Hatun, “Keşke, Mevlana’nın yüzlerce yıllık ömrü olsaydı da dünyayı hakikat ve mânâ incileriyle doldursaydı.” der. Mevlana, eşinin bu sözleri üzerine: “Niçin yüzlerce yıllık ömür? Bizi ne sandın? Biz ne Firavun, ne de Nemrud’uz. Bizsiz bu yalan dünyada huzur ve karar nasıl olur? Biz başkalarına faydalı olalım diye bu dünya zindanında kaldık. Yoksa, kimin malını çalmışız ki mahpus kalalım?” der.

Hasta yatağında yakın dostu Sadreddin Konevî ziyaretine gelir, âcil şifalar diler. Mevlana ona şunları söyler: “Allah sizlere şifalar versin. Âşıkla mâşuk arasında bir kıl inceliğinde gömlekten başka bir şey kalmadı. Bunu da soyunup çıkarmamı ve Hak vuslatına ermemi, nurun nura kavuşmasını istemiyor musunuz? Ben bedenden soyundum, o hayalden soyundu. Şimdi, vuslat mertebelerinin burcunda salınmadayım. Sen ne bilirsin iç âlemde nasıl bir padişahla birlikteydim? Altın gibi sapsarı benzime bakma, demirden bir ayağım var benim. Beni buraya getiren o padişaha tamamıyla yüz tuttum. Beni yarattığından dolayı binlerce şükürler olsun O’na…” O, ölümü Hak’ka vuslat olarak görür ve ister: “Gerçekten haberi olarak ölen âşıklar, Hak’kın huzurunda şeker gibi erirler, tatlı tatlı ölürler. Elest kitabından âb-ı hayat içerler de bir başka işveyle ölürler onlar…” “Bir dert ki, ölümden başka devası yok; artık ben nasıl olur da derde çare bul diyebilirim…”

Ayrılık takviminde tarih 17 Aralık 1273, pazar. Mevsim kış. Vuslat günü iyi görünmektedir, ama bu iyilik sevgilisine kavuşmanın verdiği heyecandan gelen bir iyiliktir. Sevgilisi fermanını yazmış, göndermiş ve Mevlana bu fermanı çok önceden almıştır: “Ben o padişah değilim ki, tahttan ineyim de tâbuta bineyim. Benim fermanımın yazısı ebedîliktir.” Ruh bedenden ayrılır bu yanda ölür o yanda doğar. Ölüm günü, sevgilinin sevgiliye kavuşma günü, yani düğünüdür. Kurân-ı Kerîm-ı’de “Allah’a dönüş” olarak vasıflandırılan ölüm, Mevlana için yâre kavuşma, “Şeb-i Ârus – Düğün Gecesi”dir. “Öldüğüm gün, tabutumu omuzlar üzerinde gördüğün zaman, bende bu cihanın derdi var sanma. Bana ağlama, yazık yazık, vah vah deme. Şeytanın tuzağına düşersen, vah vahın sırası o zamandır, yazık yazık o zaman denir. Cenazemi gördüğün zaman ayrılık ayrılık deme, benim buluşmam, görüşmem o zamandır. Beni mezara koydukları zaman elveda elveda deme. Mezar cennet kapısının perdesidir. Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşle Aya batmadan ne ziyan gelir. Sana batma görünür ama o aslında doğmaya hazırlıktır, yeniden doğmadır. Mezar ise hapishane gibi görünür ama, aslında canın hapisten kurtuluşudur. Yere hangi tohum atıldı da bitmedi. Neden insan tohumuna gelince bitmeyecek zannına düşüyorsun. Hangi kova kuyuya salındı da dolu olarak çıkmadı. Can, Yusuf’u kuyuya düşünce, niye ağlasın. Bu tarafta ağzını yumdun mu o tarafta aç. Çünkü artık, hayhuydan uzak, mekânsızlık alemindesin.”

http://www.yagmurdergisi.com.tr/archives/konu/dunya-sarrafi-bizi-anla

Reklamlar

1 Comment

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s