Demokrasi üzerine aykırı sorular, garabet oluşumlar

Türkiye model ülke olma sıfatını hızla kaybediyor, ama tüm bilginlerin kafa kafaya verse anlamakta zorluk çekecekleri laboratuvar bir ülke konumunda. Küresel ve yerel, bölgesel ve tarihsel, dini ve dünyevi birbirinden farklı ve karmaşık dinamikler hep birden sanki Türkiye’de tezahür ediyor. Birçok emsalsiz deneyimin yer aldığı ama aynı zamanda tasviri mümkün olmayan garabetlerin, tuhaf oluşumların, vahim siyasi tepkilerin ortaya çıktığı tarihsel ve siyasi bir dönemden geçiyoruz. Günlük yaşantılarımıza kadar bizi yıkıcı enerji sarmalına alan, güvenliğinden giderek kuşku duyduğumuz toplumsal bir laboratuvar içindeyiz.

Evet her geçen gün AKP iktidarı kaybediyor, ama kaybeden sadece siyasi bir partiden ibaret değil, beraberinde liderin ve siyasal İslam’ın zafiyetleri ortaya çıkıyor, Müslümanlar lekeleniyor,  bürokratlar değersizleştiriliyor, memurlar sürülüyor, Kürt barışı kavgada tutsak edilmek isteniyor, Alevi mahalleleri polis zulmüne maruz kalıyor, gazeteciler susturuluyor, hukuk kurumları itibarsızlaştırılıyor, devlet geleneği çözülüyor, yatırımlar duruyor, ekonomi inişe geçiyor. Türkiye kaybediyor. Ama iyi günlerin geride kaldığını kabullenmekte zorlanıyoruz. Henüz şuurları eski tren raylarına kilitli kalmış bir istikamette yol alan, ayrıcalıklı konumlarını ya da umutlarını kaybetmek istemeyen, içeride cemaat, dışarıda komplolar olmasa, her şeyin güllük gülistanlık olacağını, bıraktığımız yerden demokratikleşmeye, toplumsal barışa doğru yol alabileceğimizi düşünmek isteyen birçok kişi var. Ama ne yazık ki bu böyle değil. Tarih düz bir çizgide, tren raylarında kayıp gitmiyor. Farklı bir güzergâha girildi bile. Edinilmiş kazanımlar bir bir yok olmakta.

Nerede, neden ve nasıl kaybediyoruz?. İçinde bulunduğumuz durumu farklı odak noktalarından, modern çağın garabet gelişimleri ve demokrasilerin karşı karşıya kaldığı aykırı soruların ışığında değerlendirmeyi deneyelim.

Bilgi çağı ve fitne

Bugün sadece Türkiye değil, tüm dünya, bir yandan devlet sırlarının, öte yandan kişisel mahremiyetin üzerindeki perdenin kalktığına şahit olmakta. Wikileaks skandalıyla birlikte küresel düzlemde devlet sırlarının çözülebileceğini gördük, Amerikan diplomasinin bilmediğimiz yönlerini öğrendik. Bilgi çağında medyanın bilgi verme yükümlülüğü artıyor, hakikat ve haber, sır ve mahremiyet arasındaki duvarlar kalkıyor. Yeni bilgi çağı ve iletişim teknolojileri kişileri, haneleri ve devletleri gözaltına alabiliyor, dinliyor, kaydediyor, dosyalıyor, verileri dolaşıma sokabiliyor.

Sırlar muhafaza edilemeden nasıl bir devlet yönetimi olacak? Mahrem alanın kalmadığı bir toplumda nasıl kişisel özgürlüklerden söz edebiliriz? Bu sorular ileri demokratik toplumların gündemine giriyor.  Ama sonuç olarak, bilgi çağının olanakları ve vatandaşların bilgilenme hakkı ve arzusu, özel mahremiyet ve devlet sırrının kilidini kırıyor, saydamlık çemberinin içine sokuyor ve kişi hakları ile kamu yararı arasında yeni ayarları zorunlu kılıyor.

Türkiye’de ortaya çıkan yolsuzluk skandallarını bilgi verme yükümlülüğünün izdüşümünde değerlendirebiliriz. Ancak eşzamanlı olarak Müslümanlar arasında bir fitne ortaya çıkması, farklı bir garabete neden oluyor. Masumiyetini ispatlamaya girişenler ile iftiralara maruz kaldığını söyleyenler arasında bir ölüm-kalım savaşı post modern iletişim çağının metotlarıyla yapılıyor.

Ama her ne kadar maddi deliller ve veriler ortaya çıkarsa çıksın, ortak bir gerçeklik algısına ulaşmanın yolu bulunamıyor. Bu bilgiler gerçeklik konusunda mutabakat sağlama bir yana, iki hakikat rejimi arasında çatışma konusu oluyor ve siyasi kutuplaşmanın bir parçası hâline geliveriyor. Bilgilenme ile demokrasi, haber ile hakikat arasındaki ilişki sanıldığı kadar kolay ihsas edilemiyor, saydamlık yoluyla gerçekliğe ulaşacağımızı sandığımız anda hakikate gölge düşüyor, düşürülüyor.

Aykırı soru: Bilgi çağında Müslümanlar arasında seyreden bu fitneye karşı demokrasi bir hakikat ve hukuk rejimi olarak kendini yeniden tesis edebilecek mi?

Sultan ve Çar

İktidarın kişiselleştiği birçok aydın ve yazarın ortak teşhisi. AKP’ye yakın duran aydınlardan en sert muhaliflerine kadar herkes AKP iktidarının Erdoğan’ın kişiliğine endekslendiğini ve otoriterleştiğini vurguluyor. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye giderek Avrupa ülkeleriyle arasına mesafe koyuyor, yükselen ülkeler ile benzerlikler gösteriyor. Dikey kentler, rant ve tüketim ekonomisi, güçlü liderler, keyfi kullanılan kaynaklar ve muhalefete tahammülsüzlük yükselen ülkelerin ortak yönetim özellikleri. Bu ülkeler kıta Avrupası demokrasi modellerinden çok uzak bir güzergâh sergiliyorlar.

Batı Avrupa liderleri giderek güçlü, hatta karizmatik lider tiplerinden uzaklaşarak, daha az erkek egemen, daha mülayim kişilikleriyle ülkelerinin yönetimindeler. Buna karşın ataerkil, pederşahi ya da maço erkek vasıflarıyla iktidar gücünün pekiştirildiği lider modelleri dünya sahnesine çıkıyor. Dünya medyası Erdoğan’ı demokrat olmadığı ölçüde Osmanlı Sultanlarına, Putin’i de umursamaz zalimliğiyle Rus Çarlarına benzetiyor. Bu liderler imparatorluk geçmişini bilinçaltında canlandırıyorlar.  Ama aynı zamanda popülist lider kültünü teşhir ediyorlar. Ancak iki liderin özdeş olduğunu söyleyemeyiz. Vahşi bir doğada, at üstünde üstü çıplak savaşçı gövdesini sergileyen Putin ile hasımlarıyla halk mitinglerinde savaşan Erdoğan’ın “erkek adam” ve güçlü lider görünümleri aynı kültürel havzadan soluklanmıyor.

Otoriterleştiğini ifade etmek için birçok gözlemcinin dile getirdiği Erdoğan’ın Putinleştiğiteşhisi yetersiz, hatta yanıltıcı. Putin’den farklı olarak Erdoğan vaatleri olan, sözü olan bir lider. Erdoğan birçoklarının gözünde 21’inci Yüzyıl’ın en önemli liderlerinden biri olacak iken, Arap sokağından İslamcı reformistlere, İsrail’deki muhalefet aydınlarından Türkiye’deki azınlıklara kadar farklı gönüllere girmişken, umut olmuşken kaybediyor.  Sultan Çar karşısında geriliyor.  O kaybediyor, sıradan bir despot olan Putin, dünya üzerindeki nüfuzunu gasp yoluyla arttırıyor. Kırım bunun son örneği. Ama hem Osmanlı geçmişiyle bağları hem de Avrupa nedeniyle çok önemli bir örnek.

Avrupa modernlik tarihinin üç medeniyet halkası etrafında şekillendiğini ileri sürebiliriz. Gerard Delanty Avrupa’yı sadece Hristiyan Batı’nın değil, aynı zamanda Slav Bizans ve Müslüman Osmanlı’nın tarihsel miraslarının belirlediğini söyler. Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla Doğu Avrupa yeniden Avrupa’nın oluşumunda devreye girdi. Ama Osmanlı mirası dışarıda kaldı. Türkiye’nin Avrupa adaylığı bu mirası canlandıramadı. Tersine, Avrupa istemeyerek de olsa Ortodoks Rus tarihsel mirasının nüfuzuna giriyor, ama Avrupa içerisindeki Osmanlı İslam etkisi uzaklaşıyor, değersizleşiyor. Bunun tek sorumlusu ve kaybedeni tabii ki Türkiye değil. Avrupa Birliği ülkeleri Türkiye ile tarihsel randevularını isteyerek, bilerek kaçırdılar.

Ama sonuç olarak Türkiye kaybediyor.  Avrupa siyaseti rafa kaldırıldı, neo Osmanlı vizyonu Avrupa baharıyla yeni bir ivme kazanacak iken Suriye’de batağa battı, Mısır’da askeri darbe sonucu geri tepti. Türkiye’nin siyasi vizyonu, Ortadoğu’da askeri vesayete karşı çıkmasına, haktan ve halktan yana olmasına rağmen kaybetti. Doğruları savunmak, kazanmak için her zaman yeterli olmuyor. Nedenleri çok yönlü, çok aktörlü.  Ancak AKP iktidarı, soğukkanlı bir durum analizi yapamadı. Diplomasi birikimini, tarih bilgisini kullanacak yerde, komplo teorilerine sarılıyor. Lider ve çevresi, haklılıklarından şüphe etmedikleri için, her türlü garabeti kendilerine karşı ihanet ve kumpas olarak okuyorlar. Güçlü lider sendromu “tek aktör patolojisine” dönüşüyor. Ne var ki komplo senaryoları yazmaya başlamak, güçsüzlüğün itirafı anlamına gelir. Tarihin aktörü olamadığınızı itiraf ediyorsanız, başkaları sizin yerinize tarihinizi yazıyor demektir.

Sadece siyasal vizyonuyla değil, işadamlarıyla, kültürel sermayesiyle, dizi filmleri, festivalleri, okullarıyla küresel aktör olma iddiası taşıyan AKP’li Türkiye, tek aktör patolojisinin pençesinde, “zayıf tarihsellik” sarmalına yeniden düşüyor.

İktidarın kişiselleşmesi garabet bir gelişim. Demokrasi için aykırı soru:Putin neden kazanmaya devam ediyor? 

 Müslüman vatandaş, asker devlet ve liberal yanılgı

Diğer bir ortak teşhis Müslümanların yeniden mağdur durumda kalmaktan endişe ettikleri, bunun için de AKP’ye daha bir sıkı sıkıya sarıldıkları görüşü. Erdoğan’ın toplumsal dinamikleri temsil ettiğine inanan aydınlar, halk gücünün arkasında olduğuna, Müslüman vatandaşın desteğini gösteriyorlar. Öte yandan, AKP’li olmayan aydınlar da Müslüman vatandaşın zihinsel dünyasına, tedirginliklerine dikkat çekiyorlar. Nitekim AKP’li Müslümanlar on yılı aşkın bir iktidar sonrasında mazlum kimliğiyle konuşmaktan imtina etmedikleri gibi, eski günlere dönmekten, yani yeniden kendilerini yetim konumunda bulmaktan, devletsiz kalmaktan korktuklarını ifade ediyorlar. Dahası, iyi günlerinde hayran oldukları Erdoğan’a  bugün kötü günlerinde daha bir sıkı sarılıyorlar. Çocuklarını cemaatin okullarına gönderen kentli, iyi okumuş, hâli vakti yerinde bir genç eskiden Erdoğan ile “gönül bağım vardı”, bugün ise “öl dese ölürüm” diyebiliyor. Kutsalına dokunulmuşçasına bir tepki veriyor. Gündelik hayatı Twitter’da geçen biri Twitter kapatılsa bile bu işte bir hayır arıyor, ileri sürülen sebepleri, kılıfına uydurmaları, “hile-i şer’iye”  diyerek, sorgusuz kabulleniyor.

Dindarlar nasıl bu yolsuzlukları içlerine sindiriyorlar, İslamcılar neden AKP’nin bu gidişine dur demiyor, sorusuna İslami kesimin önemli aydınlarından eski Mazlum-Der Başkanı Ömer Faruk Gergerlioğlu Müslümanların güce ve paraya yenik düştüğünü, manevi dünyalarının içinin boşaldığını, vicdanlarının sesini dinleyemediklerini söylüyor. “İslamcılarda güçle ilgili bir özlem, istek var çünkü. ‘Hakim olalım ve ne olursa olsun gücü kaybetmeyelim’ anlayışı var. Muhalefete düşmeyi büyük bir yıkım olarak görüyorlar. Bu, İslamcılığın ana problemlerinden biri…  ‘Yenildik ve yenmeliyiz’ diyorlar. Bu kadar basit görüyorlar. Patoloji burada başlıyor” diyor . (Tuğba Tekerek söyleşisi, Taraf gazetesi, 17 mart 2014).

Sorun tam da burada, Müslümanların devlet ile ilişkisinde yatıyor.

Siyasal İslam’ın devlet ile imtihanı üzerine düşünürken İran modeli hatırlatılabilir. 1980’li yıllarda şekillenen siyasal İslam hareketleri seküler devlet karşıtlığı üzerinden toplumsal tasavvurlarını tanımlamıştı. Nitekim İran’da 1979 yılında devrim yoluyla iktidara gelen siyasal İslam, dini ilkelere dayalı bir hükümet modeli inşa etmiştir. Ayetullah Humeyni,  Şia geleneği içindeki “beklenen İmam” yeniden ortaya çıkıncaya kadar ümmetin hükümetsiz kalmaması için “velayeti fakih” olarak nitelenen siyasi bir yönetim modeli ortaya koyar. İran İslam Cumhuriyeti “fakih”in önderliğinde devrimin sürekliliğini sağlayacak, anayasada görevleri belirlenmiş bir dini liderlik kurumunu en üst makam olarak belirlemiştir. Seçilmişlerin ağırlığını koyamadıkları bir yönetim biçimi. Bugün İran’da demokrasi mücadelesi rehber vesayetini zorlayarak ilerlemektedir.

Türkiye’de ise demokrasi mücadelesi seçilmişler adına, devlet üzerindeki askeri vesayeti geriletmeyi üstlendi. AKP iktidarı askeri vesayeti kaldıracağını taahhüt ettiği ölçüde demokratik güçleri arkasına aldı. Müslümanlar iktidara geldi, askeri vesayet geriledi, ama iktidarlarının mutlak olmadığını kabullenemiyorlar. Nasıl bir devlet sorusuna, kendi iktidarlarını sınırlama pahasına, adalet ve özgürlüklerden yana, hukuk ve liberal demokrasinin ilkelerine sarılarak cevap veremiyorlar. Devletin gücünün sınırlanması, yasama, yargı ve yürütmenin ayrıştırılması, anayasa yoluyla bireylerin haklarının güvence altına alınması gibi toplumun tümü için iyi, doğru ve güzelden yana ortak ilkeleri sahiplenmiyorlar. Sadece kendi iktidarlarına odaklanmış durumdalar. İktidarlarının sürekliliğini sağlamak için, hasımlarına ve eleştirilere karşı tek vücut, rehberlerinin arkasında siper olmuş durumdalar.

Askeri vesayetin geriletilmesi,  sandık demokrasisi ve seçilenlere yapılan vurgu “liberal yanılgıya” yol açtı diyebiliriz. Daha çoğulcu bir vatandaşlık tasavvuruna geçtiğimizi umut ederken, çoğunluğun despotluğu tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktayız. Çünkü, laik cumhuriyetçilerin bir kısmı için askersiz devleti düşünmek ne kadar zor ise,  AKP’liler nezdinde de vatandaş Müslüman çoğunluktur, Türk, Müslüman ve Sünni vatandaşlar devletin doğal sahipleridirler.

Bugün iktidarda olmalarına rağmen kendilerini mazlum olarak koşullandıran Müslümanların ve de onların sözcülerinin görmek istemedikleri kendilerinden başka vatandaşların da olduğudur. Böylelikle kendilerini başkalarına karşı sorumlu hissetmelerine gerek kalmamaktadır. Başkalarının da bizzat kendileri, kendi iktidarları tarafından incitilebileceği, horlanacağı, dışlanacağı meseleleri değildir. Kimseye bir vefa borçları olmadığı gibi diğerlerinin hakları umurlarında değildir. Hatırlanmalıdır ki, iktidara Erbakan’ı tasfiye ederek, “babayı öldürerek” gelmişlerdir. Artık iktidar sırasının kendilerine geldiğini düşünmektedirler, kendilerinden önceki zenginlere, siyasilere, aydınlara, hocalara, abi ve ablalara kin beslemektedirler, onların sermayelerini, birikimlerini talan etmekten çekinmeyeceklerdir. Geleneklerle zincirlerini koparmış, iktidar olmanın modern kibrini taşımaktadırlar, çoğunluk olmanın şuursuz coşkusuyla doludurlar.

Unutulmamalı ki bireyler hakikat ve adalet arayışından koptuğu ölçüde, vicdanlarının sesini dinleyecekleri yerde, liderlerinin sözlerini tekrar ettikçe, yıkıcı siyasi enerjilerin manivelası hâline geliverirler. Miting alanında liderlerine biat etmiş kitlenin, polisin attığı gaz fişeğiyle ölenBerkin’in annesini yuhalaması böylesine bir kötücül tehlike anıdır.

İktidardakilerin kendilerine mazlum kimliği biçmeleri garabet bir tutum. Demokrasi için aykırı soru: Türklerin askersiz bir devlet tasavvuru var mı?

Berkin ve Alexis kardeşler

Berkin Gezi Parkı hareketleri sırasında evinden ekmek almak için çıktığında, polis tarafından atılan gaz fişeğiyle başından yaralanır ve uzun bir komanın arkasından yaşamını yitirir. Alexisde Yunanistan’da devriye gezen bir polis tarafından öldürülür. İki komşu ülkedeki iki gencin kaderleri birbirine benzer. İkisi de 15 yaşında öldürülürler. Berkin Yunanlılara Alexis’i hatırlatır. Yunan toplumu Berkin’ini kendi Alexis’i gibi, kardeşi gibi bağrına basar. 2008’de polis kurşununa hedef olan lise öğrencisi Alexis’in öldürüldüğü yerde Berkin için anma töreni düzenlenir, yas tutulur, sosyal medyada kardeş fotoğrafları dolaştırılır. AKP’li Türkiye ise Berkin ile Burak’ın kardeşliğini bile engeller.

Yunanistan kendimizi karşılaştırmaktan vazgeçtiğimiz bir ülke. Avrupa topluluğuna girmesiyle birlikte generaller rejimini arkasında bırakarak demokratik yönetimini pekiştiren ve kalkınan Yunanistan 2009’dan beri çok ağır bir ekonomik krizin içerisinde. Siyaset alanında, orta sağ ve orta sol partileri hızla eriyor, siyasi parçalanmışlık içinde aşırı milliyetçi sağ bir parti, “Altın Şafak” partisi yükseliyor.

Krizle beraber işlerini kaybeden, evsiz kalan, birçok orta sınıf mensubu insan, toplumun “yeni mağdurları.” Genç akademisyen Alexis Kentikelenis krizin mağdurlarını böyle tanımlıyor. En zoru yılların birikimi sonu elde etmiş oldukları mesleklerinin, mal varlıklarının, sosyal statülerinin bir günde ellerinden gittiğini, yitirdiklerini görmeleri. Eski günlerin gelmeyeceğini kabul etmek, yarınlardan ümit kesmek çok zor geliyor bu insanlara. Birçok insan sağlığını kaybediyor, depresyona giriyor, yardım almaktan utanıyor, sosyal yaşamını devam ettiremiyor, yalnızlaşıyor. Ekonomik krizin insan üzerinde çok ağır manevi zararları, kederi, ızdırabı var. Sadece bireyler düzeyinde değil, Yunanistan toplumu kolektif bir travma ile baş etmeye çalışıyor. Avrupa’nın gözde medeniyeti Yunanistan, Avrupa’nın “yeni mağduru.”  Yunanlılar mağduriyetlerini ve kederlerini  dönüştürücü bir güce çevirme gayreti içinde, yaşamı sürdürme stratejileri, dayanışma ağları geliştirmeye çalışıyorlar. Yeniden ümitlerin yeşermesi için önce durumu, acı gerçekleri kabul etmek zorunda kalıyorlar. Eski günler gelmeyecek, “bir gün kazandıklarımızı kaybedebilirmişiz” idraki içinde yarınları yeniden hazırlamaya çalışıyorlar.

Avrupa Birliği’ne üye bir ülkenin ekonomik krizin bedellerini bu kadar ağır ödemesi bir garabet. Aykırı soru: Türkiye Yunanistan’a benzeyebilir mi?

Zor ama zorunlu çıkarsamalar

Son on yıla damgasını vuran ekonomik gelişme, politik istikrar, açık toplum tekerleği artık dönmüyor. Bu zaman çemberinin sonuna dayandık. Eski günler geri gelmeyecek. Ama eskiyi devam ettirebileceğimiz şuursuzluğuna yakalanırsak yarınlarımız bugünümüzden daha kötü olabilir.

Dindarlar para ve güç karşısında manevi değerlerden koptular, kendi vicdanlarının sesi yerine liderlerinin sesini dinliyorlar.

Endişeli modernler, işadamları, gazeteciler, Kürtler, Geziciler, azınlıklar derken bugün Müslümanlar Müslümanlardan korkmaya başladı.

Karşılıklı güven ilişkilerinin kalmadığı bir toplumda kaos nasıl engellenir?  Nasıl bir mutabakat, sosyal kontrat tesis edilebilir?

Asli olan açık toplumu devam ettirmektir. Özgürlükleri güvence altına almak ve korkuyu dağıtmaktır.

Mizah ve iletişim şu anda demokratların en önemli gücü, siyasetin sınırlarını bireylerden yana genişletiyor.

Farklı bir siyasal kültürün yörüngesine giriyoruz. Gezi meydan hareketi bu konuda yol gösterdi. Demokratik toplum; farklı görüşten sıradan vatandaşların kurtarıcı lider beklemeden, ideolojilerin, inançların rehberliğini aramadan beraberliklerini kurgulayabilmesi, sahneye koyabilmesi ve çoğulcu vatandaşlık değerlerini, edebini çoğaltabilmesidir.

Hem demokrasi hem dinler tarihi, yenildiği zaman da bir insanın, bir toplumun kazanabileceği ilkeli bir duruş sergileyebileceğini hatırlatır. Hatta  yenilgilerimizden nasıl başarıyla çıktığımız başarılarımızın sırrıdır, teminatıdır.

 Twitter: @Nilufergole

https://t24.com.tr/yazi/demokrasi-uzerine-aykiri-sorular-garabet-olusumlar/8851

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s