Saatleri Ayarlamak

Dr. Ahmet ERTUĞRUL

Yağmur Dergisi Sayı 31, Nisan 2006

saat

Ahmet Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı eserinde, Nuri Efendi adlı bir saatçiden söz ederken şöyle der: “İnsan saatin arkasını bırakmamalıdır. Nasıl ki, Allah insanı bırakırsa her şey mahvolur!” Saat hakkındaki düşünceleri bazan daha derinleşirdi: “Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır… Bu da gösterir ki, zaman ve mekân, insanla mevcuttur!” (Tanpınar 1987:29)

Saatin insan hayatının tanzimindeki rolü gerçekten de inkar edilemez. Bu yönden bakılırsa kültürel kimliğimizi, davranış ve hayat tarzımızı bize biçilen saatlere göre ortaya koyma mecburiyetindeyiz. Greenwich parkında, bugün müze olan eski gözlemevinin belki de hayatımızda birçok değeri tanzim etmek gibi bir rolü var. Boylamların başlangıç noktası saatlerimizin de ayarını belirlemektedir…

Aslında Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Berna Moran’ın da haklı olarak belirttiği gibi, “iki uygarlık arasında bocalayan toplumumuzun yanlış tutumlarını, davranışlarını, saçmalıklarını alaya alan eleştirel bir romandır.”(Moran 1983: 252)

XVII. yüzyılda sarkaçlı mekanik saatlerin hayatımıza girmesi ve üstelik kısa zamanda bu saatlerin camilere de yerleştirilmesi, Batılı yazarlar tarafından “sessiz bir devrim” (Kurz 2005:73) olarak değerlendirilmiştir.

Mekanik saatler, günbatımından günbatımına iki kez on iki saat olarak ayarlanan ve her gün ayarlanan alaturka saatler olarak hayatımızda yer alan saatleri silip atmış ve artık günü yekpare yirmi dört saat olarak düzenlemiştir. Bundan sonra Osmanlı, İran, Hint ve diğer Müslüman toplumlarda Batı’da imal edilen saatler hızla yayılmıştır. Batılı elçiler, Osmanlı sarayına Fatih Sultan Mehmet döneminden itibaren birbirinden farklı ve göz alıcı hediye saatler taşımışlardır. Bu saatler birbirinden farklı renk, şekil ve düzenlere sahipti. Saat başı müzik çalanlar ve müzikle birlikte saatten çıkan kuklaların çeşitli gösterilerde bulunduğu saatler, herkesin ilgisini çekiyordu. Ancak evlerdeki ve camilerdeki bazı saatlerin çan sesi, Osmanlı insanına azap vermiştir. Nitekim XVII. yüzyıl Divan şairi Sâbit, bu hâli şöyle ifade etmiştir :

Dâr-ı İslâmda sâ‘at başına etmededir

Çan çalıp nice müselmânı mu‘azzeb sâ‘at

(Sâbit 1991:366)

Ondokuzuncu yüzyılda da Dolmabahçe Sarayına Müslüman bir ülkede inşa edilen ilk meydan saati dikilmiş ve bu meydan saati mimarîsi geniş bir coğrafyaya yayılmıştır.

***

Toplumumuzda XVIII. yüzyıldan itibaren başlayan ve gitgide hızlanan kültür değişmeleri, ortaya “kendisi olmayan” fakat “başkasına da uymayan” bir yeni tip çıkarmıştır. Bu yeni tip, öncelikle gündelik hayatın değişmesiyle adeta arada büyük saat farkı bulunan farklı bir coğrafyaya giden birinin şaşkınlığını yaşadı. Gündelik hayatın tanzimini saatler düzenlediği için alışkanlıkların terki ve yeni tarzların benimsenmesi de saatlerin zorlamasıyla gerçekleşti.

Ahmet Hâşim, “Müslüman Saati” adlı denemesinde bu yeni hayatın hercümercini derinden duyarak anlatır : “İstanbul’u yenileştiren ve yerlisini şaşırtan istilâların en gizlisi ve en tesirlisi yabancı saatlerin hayatımıza girişi oldu.”(Hâşim 1981 :102) Hâşim ayrıca eskiden kendimize göre günlerimiz ve saatlerimizin varlığını da belirtir. “Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve sonunu akşamın ışıkları tayin ederdi.” Işıkla müsâvi, ışığa ayarlı ve ışık dolu günler… Pratik, basit, yorucu olmayan ve “geceleri dinlenmemiz için yaratılan” bir zaman tasavvuru… Bu zaman birçok mukaddesi de içinde saklayan bir zamandı. Doğumlar, ölümler, evlilikler, törenler hep bu zamana bağlıydı. Hâşim, eski saatlerin hayatımızdan çekilmesini derinden farketmiştir : “Giden saatler babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiği, bizim doğduğumuz, kervanların hareket ettiği ve orduların düşman şehirlerine girdiği saatlerdi. (…) Yeni “ölçü” bir zelzele gibi, zaman manzaralarını etrafımızda altüst ederek, eski “gün”ün bütün sedlerini harap etti ve geceyi gündüze katarak saadeti az, meşakkati çok, uzun, bulanık renkte bir yeni “gün” meydana getirdi. Bu, müslümanın eski mesut günü değil, sarhoşları, evsizleri, hırsızları ve katilleri çok ve yeraltında mümkün olduğu kadar fazla çalıştırılacak köleleri sayısız olan büyük medeniyetlerin acı ve sonu gelmez günüydü.”(Hâşim 1981: 103)

Ahmet Hâşim’in, saatlerin hayatımıza müdahalesiyle ilgili örneklerinden en dikkkat çekici olanı “fecir saati” ile ilgili olanıdır. Eskiden rüyasız uykunun sonu ve yıkanma, ibadet etme, neşe ve ümit başlangıcı olan fecir, artık hayatımızda başka bir hale girdi. “Birçoklarımız için fecir, artık gecedir. Ve birçoklarımızı güneş, yeni ve acayip bir uykunun ateşlerinden, eller kilitli, ağız çarpılmış bozuk çarşaflara dolaşmış, kıvranırken buluyor. Artık geç uyanıyoruz. Çünkü hayatımıza sokulan yeni ve fena günün eşiğinde çömelmiş, kin, arzu, hırs ve haset sürülerinin bizi ateş saçan gözlerle beklediğini biliyoruz. Artık fecri yalnız kümeslerimizdeki dargın ve mağrur horozlara bıraktık. Şimdi Müslüman evindeki saat, başka bir âlemin vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor. Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz.”(Hâşim 1981: 104)

Hayatımızın tanzimini doğrudan etkileyen zamanın cetveli, yani takvim, toplumların yönlendirilmesinde büyük rol oynamaktadır. Nitekim her toplum kendi hayat tarzına ve günlük hayatına göre şekillenmiş bir zaman anlayışına sahiptir. İslam bilginlerinden Takiyüddin’in 1563’te namaz saatlerini gösteren bir saat yapmakla görevlendirilmesi, İslâm toplumunda zamanın namaz vakitlerine göre düzenlenmiş olduğunun da bir göstergesidir (Kurz 2005: 46).

Yaşadığımız yeni milenyumun da bu anlamda “küreselleştirilen dünya”yı tek bir zamana doğru götürdüğüne şahit oluyoruz. Ne gariptir ki hiç kimse çıkıp da “herkesin milenyumu kendine” dememekte ve dünyadaki farklı dinler, kültürler, milletler aynı heyecanla tek boyutlu ve “yönlendirilmiş” bir zaman anlayışına teslim olmaktadırlar. Oysa “zaman” kavramı, dinlere, kültürlere ve ırklara göre değişmektedir.

Milâdî takvimden önce, Batı dünyasında Roma’nın kuruluşu tarihini esas alan Roma takvimi kullanılmaktaydı. Bu takvim Hz. İsa’nın doğumundan yaklaşık yedibuçuk asır önceye dayanıyordu. Roma takviminin 1285. ve Hz. İsa’nın doğumunun 532. yılında, Diyonisyos Eksigos adlı papaz ruhanî meclise Hz. İsa’nın doğumunu başlangıç olarak kabul eden bir takvim önermiştir. Bu önerinin uygun görülmesiyle Roma’nın kuruluş tarihinin 754. yılı, Hz. İsa’nın doğum yılıyla birleştirilerek Milâdî takvim tespit edilmiştir. Bu takvim, Papa XIII. Gregor tarafından geliştirilerek 1582 yılından itibaren kullanılmaya başlanmıştır. İşte bizim de tâbi olduğumuz yeni milenyumun takvimi de budur. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi, her kültürün, dinin ve milletin kendi kabullerine ve tarihî olaylarının önemine göre bir “takvimi” vardır.

Musevîler, M.Ö. 7. yüzyılı, 3761 tarihi olarak kabul etmektedirler. Bu durumda 2000 yılının Musevî takvimindeki karşılığı 5760 yılıdır. Budistler, Buda’nın ölüm tarihi kabul ettikleri M.Ö. 543 yılını tarihin başlangıcı kabul etmektedirler. Buna göre 2000 yılının Budist takvimindeki karşılığı 2543 yılıdır. İslam âleminin takvimi olan Hicrî takvim, Hz. Ali’nin hilafeti sırasında uygulanmaya başlanmıştır. Hicrî takvimde, Peygamberimizin Mekke’den Medine’ye hicret ettiği milâdî 16 Temmuz 622 tarihi başlangıç olarak kabul edilmektedir. Milâdî 2000 yılı, Hicrî takvime göre 1420 tarihine karşılıktır.

Bütün bunların dışında, Uzakdoğu, Eski Yunan, Çin ve Hindistan’da da farklı takvimler mevcuttur. Bu takvimlerin hepsinde de dinlerin, kültürlerin ve milletlerin zaman anlayışları sergilenmektedir. O halde “herkesin milenyumu kendine” sözü, kültürel kimliklerin varlığını ve önemini de işaret etmektedir. Saatlere teslim olmak ve saatlerin bizi çekip çevirdiği çerçevede yaşamak, hürriyetimizi kendi elimizle sınırlamaktan başka bir şey değildir. Resmî takvimler ne olursa olsun, günümüzü ve saatlerimizi tanzim etmek bizim işimiz. Eskiler “yatsı” ifadesiyle aynı zamanda yatma vaktini de kastetmişlerdir.

Öyle ya, “geceler istirahatimiz için yaratılmış” bir siyah örtü değil midir?

KAYNAKLAR

Ahmet Hâşim, Bize Göre, Kültür Bak. Yay. Ank. 1981

Cogito, Takvim : Zamanın Haritası, Yapı Kredi Yay., sayı : 22, Bahar 2000

Kurz, Otto (2005), Sultan İçin Bir Saat, çev. Ali Özdamar, Kitap Yay.

Moran, Berna (1983), Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, İletişim Yay., İst.

Sâbit (1991), Divân, Haz: Turgut Karacan, Sivas.

Tanpınar, Ahmet Hamdi (1987), Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Dergâh Yay.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s