“Kara toprak narlıktır.Güzellik bir varlıktır”

Sadık Yalsızuçanlar
31.8.2008

İnsan yakın olmak ister ama felek ırağa salar. Yakın olma isteği ile feleğe karşı çaresizliğin bu gerilimli ilişkisini bize en güzel bir türkü anlatabilir. Eleştiri oklarını feleğe gönderen Divan ve halk şairlerinin, -Bediüzzaman’ın Lemaat’ta dediği gibi- divanları sıkılsa, koyu bir hüzün damlar. Kim, ne zaman, hangi gerekçeyle böyle isimlendirmiş bilmiyorum ama adına bugün ‘Türk halk müziği’ denilen şeyin, binlerce yıllık bir geleneğin bugün kısmen kuruyan damarlarının içinden akan ve hayattan süzülerek gelen bir ses olduğu kesin.

Bu satırları yazarken, sesi ve icrasıyla geleneksel/irfani edebin inceliklerini taşıyan Ankara Radyosu icracılarından Muzaffer Ertürk’ün yorumundan, o yakıcı Urfa türküsünü dinliyorum: ‘Kara toprak narlıktır/Güzellik bir varlıktır/Şel’aba giyinenler/Sevdiğine sadıktır.’

Bugün, ne ‘sevgili’ ne ‘şel’abe’ ne de sadakat’in dünyasından eser var. Ama türkü, hele, TRT’nin seçkin yapımlarından Dem Bu Dem’in sıra gecesi odasını andıran stüdyosunda, Ertürk gibi edepli bir sesten geliyorsa, bizi, bugün yitirdiğimiz o geleneksel duyarlığın içine çekebiliyor. ‘Kala altı mağara/İplik sardım darağa/Ben dedim yakın olam/Felek saldı ırağa’ diyor türküyü yakan.

Mustafa Savaş’tan alınan bu Urfa türküsü gibi binlerce türkü bize, örneğin ‘felek’ denilen o büyük sırrın ettiklerini, yüzyıllardır fısıldar durur. Felek, eleştirilmemesi gereken ‘kader’in havale edildiği soyut bir adrestir. Kainattır, zamandır, dehrdir, vakit’tir, varlığı örten tenteneli perdedir; bu yüzden çarkını çeviren feleğe gönderilir sitem okları. Bu müzik, yine kimin, ne zaman, hangi nedenlerle adına ‘Türk sanat müziği’ dendiğini bil(e)mediğim(iz) şey gibi, bir zamanların toplumsal kültürünün ‘ürün’üdür. Bugün bakıldığında tarihte kalmış bir duyarlığın beslediği ve o duyarlığı besleyen bir şey… Bu ‘şey’in, bugünün hayatı açısından anlamı nedir bilemiyoruz.

Bediüzzaman, ‘her zamanın bir hükmü var’ der. Doğrudur, zaman, kendi dilini üretir. Her zaman ve zeminin doğasının gerektirdiği formu vardır. Ama, bizim türkülerimizde bu ‘formülasyon’u aşan bir yan daima vardır. Bunu, etnik müziklerin tümünde görürüz. Ama, bazı toplumların ‘folk müzik’leri, ne bizim ne de kendilerinin zevki açısından pek bir anlam ifade etmeyebilir ve dahası oldukça zevksiz görünebilir. Almanya’dan farklı zamanlarda, bir şey sanarak topladığım Alman folk müzik kaset/CD’lerinin tümünün beni hayal kırıklığına uğrattığını yeri gelmişken belirteyim. Oysa, arşivimin en eprimiş örneklerini, Elazığ, Urfa, Antep ve Malatya gezilerimde seyyarlardan aldığım mahalli kasetler oluşturur. İnsan yakın olmak ister ama felek ırağa salar. Yakın olma isteği ile feleğe karşı çaresizliğin bu gerilimli ilişkisini bize en güzel bir türkü anlatabilir. Eleştiri oklarını feleğe gönderen Divan ve halk şairlerinin, -Bediüzzaman’ın Lemaat’ta dediği gibi- divanları sıkılsa, koyu bir hüzün damlar. Bu gözyaşı, insanın, Heidegger’in deyişiyle, Yaratıcı karşısındaki ‘acz’ ve ‘fakr’ından, doğasıyla, ihtirasları arasındaki açı farkından kaynaklanmaktadır. İnsanın kendisine ve ötekine acı vermeden yaşaması, bu anlamda çok güçtür. Bu gerilimi yatıştırmanın bir yolu türkü söylemektir.

Özellikle Harput ve yakın havza olan Urfa çevresi müzikal verimleri, her dinlediğimde ruhumu yeniden yıkayan, acıtan, yaralayan ve iyileştiren örneklerle doludur. Söz ettiğim türküyü, en çok merhum Kazancı Bedih’in icrasından dinlemeyi severim. Gerçi Mehmet Özbek’in de yorumu güzeldir lakin, tümüyle geleneksel bir ses ve yorum tarzına sahip olan Kazancı’nın icrası, türküyü yeniden yakar gibidir. Muzaffer Ertürk ve Dem Bu Dem’i (eskiden sanırım Bergüzar’dı), bizi, türkünün, aslında bir geçmiş zaman sesi olmadığını, bugün belleğimizde ve ruhumuzda hâlâ yaşayan, bugünün duyarlığına da tekabül eden bir yanı bulunduğunu ima ediyor. Bu imayı izleyerek yürürsek, yolumuz, bir hatta iki önceki kuşağa, Diyarbakırlı Celal’e, Malatyalı Fahri’ye, Dellek Hafız’a, Tenekeci Mahmud’a, Hisarlı Ahmed’e, Muharrem Ertaş’a çıkıyor. Onlar konuşur, yemek yer, dua eder, eşine veya çocuğuna sevgisini söyler, yakını öldüğünde ağlar gibi söylerler. Onlar, türkünün, insanın en tabii sesi olduğunu hisseden bir kuşaktı. Kendilerinden öncekiler, ondan öncekiler, daha daha öncekiler gibi, türkünün bir acıdan veya saadetten doğduğunu biliyorlardı. Bu edebi, günümüzde en çok taşıyan Erkan Oğur’u, bir kezinde, Muzaffer Ertürk’ün programında dinlemiştim.

Türkü söylemenin çok iddialı bir şey olduğunu, böylesi bir iddiada bulunmanın ise, bugünün insanı açısından edebi aşmak olduğunu söylüyordu. Bir anne, ‘yiğit iken ölen’ oğlu; bir gelin, gurbetteyken yiten kocası, bir bey karısı, savaşırken Cemal’e giden bey kocası için ‘bey Mayılım’ diye ağlayarak ağıt yakmışsa, onu, birkaç yüzyıl sonra okuyan kişinin, o aziz hatıraya, o anıya ve acıya duyduğu saygı ile, türkünün bir ‘estetik öğe’ olarak sunumu arasında gerilimli bir ilişki olacağı kesindir.

Ya, o ağıdı yakanın kanayan yüreğindeki o büyük acıyı yeniden hissetmek gerekir veya, onu sadece bir ‘geçmiş zaman öyküsü’ olarak aktarmak… İkincisi, bu işte bir yanlışlık olduğunu gösterir. O bir estetik öğe, icra etmek de ‘estetik performans’ değildir. Tam olarak, ağlamak ve ağıt yakmaktır. Kalbi acıyla sancıyan bu yüzden şöyle, “Dağlara lale düştü/Güle velvele düştü/Öldüğüme acımam/Yar elden ele düştü” demektedir.

Dağlara lalenin düşmesi, lale’yi bir güzellik, güzelliği ise varlık olarak algılamanın sonucudur. Güzellik nimettir ve nimet için ‘iniş’ tabiri kullanılır. ‘Demiri indirdik’ ayetinden de bu okunabilir. Lalenin düştüğü dağ, bir güzellik ışıması ve aynı zamanda kalbe acının inmesidir. Çünkü insan şehrin dağdağasından ancak kalbini dağa kaldırarak kurtulabilir. Ve dağ, aynı zamanda gönül yarası demektir. Her kalbin gizli bir acısı ve anısı vardır. Güle velvele düşmesi ise, varlığın açılmasıdır. Varlık bir gül bahçesidir ve gülün kat kat gizlerinin açılması, varlığın, insana kendini açması ya da insanın hakikate hazır ve açık hale gelmeye başlamasıdır. Ama ağıtçı bize asıl derdini son dizede fısıldar.

Ölümden güçlü bir acısı vardır. Yarin elden ele düşmesi, doğrudan somut bir olayı, bir öyküyü ima ettiği kadar, sırrın saçılmasını ve sır olmaktan çıkmasını da söyler. Bizim türkülerimizi Erkan Oğur, Sabahat Akkiraz, Muzaffer Ertürk terennüm ettiği zaman bu sesleri duyabiliriz. Geçmiş zamanlarda yakılmasına rağmen, bugün hâlâ içimizi acıtan veya iyileştiren bir etkisi varsa, bundandır. Bunun en yakıcı örnekleri ise, Eğin manileridir: “Gökte isen merdivenler kurayım/Yerde isen arayıp da bulayım/Ela gözlerini sevdiğim ağam/Bir canım varsa sana kurban vereyim/Evimin önüne bir asma diktim/Asmanın boynunu kıbleye büktüm/Kömür gözlerini sevdiğim ağam/Gözyaşım asmanın dibine döktüm”

Resim: flickr.com

.

.

.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.