Kant Felsefesinde Metafizik ve İnsan Doğası


Kant’a göre insan türünün metafiziğe “doğal bir eğilim”i vardır. Yani insan türünün üyeleri ellerinde olmaksızın dünyanın ötesinde bulunan nesneler olarak Tanrıyı, ruhun ölümsüzlüğünü ve özgürlüğü tasarlar ve bunların kendisinin bilgisini ortaya koymak isterler. Oysa insanın bilme yetilerini oluşturan duyusallık ve anlama yetisi yalnızca deney alanı için kullanılabilirler. Dolayısıyla, fizik-ötesi nesnelerin bilimi olanaksızdır. Kant’a göre aklın metafiziğin nesneleri olan ideleri üretmesinin bilgisel değil, ahlaksal bir amacı vardır. Yani insan, dünyadaki sonlu varoluşunu Tanrı, ruh ve özgürlük ideleri ile güvence altına almak ister. Metafizik, insanın sonlu varoluşunun bilincinden ve bu varoluşu güvence altına almak isteğinden doğar.
Kant’ın metafizik hakkındaki düşüncelerini en açık olarak bulabileceğimiz kitabı “Saf Aklın Eleştirisi”dir. Bu çalışma bu nedenle ağırlıklı olarak Saf Aklın Eleştirisi (1781) ve bu kitabın kısa bir özeti olan “Gelecekte Bir Bilim Olarak Ortaya Çıkabilecek Her Metafiziğe Prolegomena” (1783) üzerine kuruldu.

Kant’ın metafizik anlayışına geçmeden önce metafizik kavramının “tarihi” hakkında birkaç söz söylemek, en azından metafiziğin “kurucusu” sayılan Aristoteles’ten başlayarak metafizik kavramının 18. yüzyıla değin geçirdiği dönüşümlere işaret etmek gerekli görünüyor.

“Metafizik” sözcüğü, Aristoteles’in Fizik’ten sonra yazdığı ve kendisinin “ilk felsefe” adını verdiği bilimi incelediği kitabının adıdır. Aristoteles’in herhangi bir isim vermediği bu kitaba meta ta physika (µετά τά φυσίκά) adı, Rodos’lu Andronicus tarafından tümüyle rastlantı eseri verilmiştir. Meta ta physika, raf sırasında evrenin temel belirlenimi olarak hareketi inceleyen Fizik adlı kitaptan sonra duran kitaba verilen addır. Aslında Aristoteles metafizik sözcüğünü eserlerinde herhangi bir biçimde kullanmamıştır. Aristoteles sonradan Metafizik adı verilen eserinde, “varolan olarak varolanı ve ona özü gereği ait olan ana nitelikleri inceleyen bilim”i (Aristoteles 1985 ve 1997:1003a20) ve varlığın “ilke ve nedenlerini” (Aristoteles 1985 ve 1997:1003a25) araştırır. Bu araştırma “ilk felsefedir”, İlk felsefe konusu gereği ilk nedenlerin, “ezeli ebedi” olan şeylerin bilimidir (Aristoteles 1985 ve 1997:1026a15).

Felsefe tarihine bir yayıncılık buluşu olarak katılan metafizik sözcüğü daha sonra, özellikle Skolastikte “doğa ötesi” nesnelerin kendisini imleyen bir kavram halini almıştır. Meta-fizik sözcüğündeki “fizik sözcüğünün ‘doğa’ diye anlaşılması ve kullanılması, metafizik sözcüğüne katılan bu yorumun çıkış noktalarından birini oluşturur” (İyi:1999:10). Metafizik sözcüğünün özellikle Ortaçağ’da ‘doğanın (φυσίs) ötesinde bulunan nesneler’ için kullanılmasının arkasında Plotinos’un düşünceleri bulunur.

Plotinos’a göre fiziksel doğa varlığın en alt tabakasını oluşturur. Doğa hakkındaki bilgilerimiz duyulara dayanır ve yanıltıcıdır. Plotinos buradan “doğada varolanlardan daha üstün ve doğadan ayrı varolan varlıkların bulunduğu” (İyi 1999:13) sonucunu çıkarır. Bu sonuç, “meta” sözcüğüne eklenen ‘aşma’ anlamıyla birlikte Ortaçağ boyunca “doğa üstü”, doğayı “aşan”varlıklarla ilgilenilmesine yol açmıştır. Bu yaklaşım değişimi Plotinos’un varlık tasarımının etkisiyle biçimlenen metafiziğin teoloji ile örtüştüğü noktayı da açığa çıkarır. Doğanın ötesinde, doğayı aşan varlıklar olsa olsa ruh(lar), melekler, cennet, cehennem ve Tanrı olabilir. İşte Ortaçağ boyunca metafiziğin en yüksek bilim sayılmasında bu gibi “nesneleri” ele alması etkili olmuştur. Bu nedenle kimi filozoflar tarafından “batı metafiziğinde” Aristoteles’in düşüncelerinin geliştirilmesi değil, Platon ve Aristoteles’in yanıt aradığı sorunların yeterince incelenmemesinin etkili olduğu söylenmektedir (Heidegger 1991:8).

Ortaçağda ele alındığı biçimiyle metafiziğe ilk karşı çıkanlardan biri Bacon’dır. Doğa ötesinin bilgisi olma savıyla skolastik düşüncede kendini gösteren metafizik, “onun gözünde, insan zekasını köstekleyen kısır bir uğraştır” (Yıldırım 1992:38). 18. yüzyıla gelindiğinde ise Ortaçağ boyunca “bilimlerin kraliçesi” olarak görülen metafiziğe karşı tutumun daha da değiştiği görülüyor. Metafizik sözcüğü artık bir alay ifadesidir. Söz gelimi Hume için metafizik sözcüğü, basitçe “derine giden bütün akılyürütmeler” için kullanılmalıdır (Hume 1976:6). Ona göre metafizik “en tartışmalı bilim”dir (Hume 1976:77). Şaşmaz bir deneyci olan Hume “İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruştuma”sının sonlarına doğru metafizik hakkında şunları söyler: “…elimize bir cilt, sözgelişi bir dinbilim ya da okul metafiziği kitabı aldığımızda soralım: içinde nicelik ve sayı üzerine deneysel akıl yürütmeler mi var? Yok. Peki, olgu sorunu ve varoluş üzerine deneysel akılyürütmeler? O da yok. Atın öyleyse onu ateşe; çünkü içinde safsata ve kuruntudan başka birşey olamaz.” (Hume 1976:135). Metafizik 18. yüzyılda, Kant’ın ifadesiyle “her türlü hakarete” (alle Verachtung) layık bir “bilim” olarak görülüyordu (Kant 1960:Birinci baskıya önsöz).

18. yüzyıl deneyciliğinin bu tutumu metafiziği Kant’ın da ilgi alanı içine çeker. Kant, metafiziği sorun edinmesini her ne kadar Hume’un onu “dogmatik uyuklamasından uyandırmasına” borçlu da olsa, metafiziği tümden felsefenin alanı dışına itmez. Kant, metafiziği yürüdüğü yanlış yoldan geri çevirmek, bir bilim olarak “kurmak” ister.

Kant’a göre metafizik “insanın doğal bir yatkınlığı”nın (Naturanlage) ürünüdür (Kant 1960:B21). Metafizik dünyanın ötesinde bulunan, dünyaya “aşkın” olan nesneler hakkında “bilgiler” ortaya koyan bir bilim olup olmamasından önce insan türünde “doğal bir yatkınlık” olarak (metaphysica naturalis) vardır (Kant 1960:B21). Kant’ın “doğal yatkınlık” ifadesiyle kastettiği şey, Descartes’ın “doğuştan idealar” kavramı gibi, metafizik hakikatlerin Tanrı tarafından insan türünün zihnine daha doğuştan yerleştirildiği değildir. Kant “doğal yatkınlık” kavramı ile, varlıksal özelliklerinin insanı doğanın ötesinde bulunması gereken nesneler tasarlamaya ve bu tasarımların hakkında olduğu şeylerin bilgisini elde etmeye sürüklediğini anlatır. Bu tasarımlar hakkındaki sorular ve bu sorulara verilen yanıtlardan oluşan metafizik, insan türünün yapısal özelliklerinin ürünüdür.

İster eğitimli olsun, isterse de yalnızca gelenek tarafında yetiştirilmiş olsun insan türünün tek tek üyeleri tanrıya, öldükten sonra yaşamaya devam edip etmeyeceğine, evrenin zamanda bir başlangıcı olup olmadığına… vb. ilişkin yanıt vermekte güçsüz kaldıkları bazı sorular tarafından rahatsız edilirler (Kant 1960:B22-23). İşte insanın yanıtlayamadığı ama sormaktan geri de duramadığı, böylesi sorulardan oluşan “sonu gelmez çatışmaların savaş alanı” metafiziktir. Metafiziğin içinde bulunduğu bu durum Kant’ı “eğer metafizik bir bilimse, nasıl oluyor da diğer bilimler gibi genel ve sürekli tasvip kazanmıyor? Yok, değilse, nasıl oluyor da bilim kisvesi altında, durmadan böbürlenerek insanın anlama yetisini hiç sönmeyen ama hiç de gerçekleşmeyen umutlarla oyalıyor?” (Kant 1995:3) sorusunu sormaya götürür. Bu sorunun yanıtı da yine metafiziğin insan doğasındaki köklerinde, insanın metafiziğe duyduğu doğal eğilimde saklıdır.

Kant metafizik sorgulamalar söz konusu olduğunda aklın karşı karşıya kaldığı çelişkileri aşmak ve insanın metafiziğe duyduğu “yatkınlığı” aydınlatmak için “aklın kendisinin kaynakları”na başvurur. Akla bu başvuru, “metafiziği uğraşmaya değer bulan herkesin, çalışmalarına ara vermesini”, ve herşeyden önce “acaba Metafizik gibi bir şey hiç olanaklı mıdır?” sorusunu kendine sormasını şart koşar (Kant 1995:3). Binlerce yıl boyunca “bilimlerin kraliçesi” olarak görülen metafizik, uğradığı eleştirilerden sonra artık olanaklı olup olmadığı sorgulanacak bir uğraş haline gelmiştir.

Doğanın ötesinde bulunan nesneleri konu edinen metafiziğin insanın doğal bir eğilimi oluğu savı, paralel iki yolu eş zamanlı olarak yürümeyi gerektirir. Bu yollardan biri epistemolojik –bilme olanaklarına ilişkin–, diğeri ise antropolojiktir –bu olanakların taşıyıcısı olan varolanın neliğine ilişkin–. Böylece Kant metafiziğin –taşıyıcısı anlamında– ontolojisini aydınlatacak bu araştırmayı epistemolojik ve antropolojik bir açıdan ele alır. Epistemolojik bir araştırma olarak başlasa ve sanki salt bir “bilim kuramı” gibi görünse de Kant’ın yanıtını aradığı insanın neden doğa-ötesi nesnelere gereksinim duyduğu ve bu gereksinimin doğurduğu sonuçların değerinin ne olduğudur. Dolayısıyla Saf Aklın Eleştirisi’nde yürütülen epistemolojik araştırmayı, insanın varlıksal özelliklerine ilişkin bir antropoloji olarak değerlendirmek olanaklıdır.

Kant apriori ilkelere dayanan felsefeye “saf felsefe” adını veriyir. Saf felsefe biçimsel olduğunda mantık, anlama yetisinin nesnelerini konu edindiğinde ise metafizik adını alır (Kant 1995a:3). Metafizik bilgi, kavramı gereği (Kant 1995:13). deneyin ötesi hakkında olmak zorundadır (Kant 1995:14). Metafizik, aklın deneyden hiçbir şey almayan –“saf”– (a priori) çalışmasının ürünü olmalıdır. Eğer “metafizik” sözcüğündeki “meta” ve “fizik” öğeleri ayrı ayrı düşünülürse, aklın deneyden hiçbir şey almadan fiziğin (deney alanının) ötesine geçmesi ve bu geçişin dile getirildiği önemelerin de deneye başvurmayan diğer bilimlerle aynı biçimsel özelliklere sahip olması gerekir.

Kant metafiziğin “saf” felsefi bilgi olma savını “akıl ve anlama yetisi her türlü deneyimden bağımsız olarak neyi ne ölçüde bilebilirler?” (Kant 1960: AXVII-XVIII) sorusuyla inceleme konusu yapar.

Aklın deneye hiçbir şekilde başvurmadan işlemesine dayanan bilimler, eğer gerçekten bir bilim olacaklarsa, kavramların çözümlenmesinden öte bilgimize yeni bazı eklemeler de yapmalı, bilgimizi genişletmelidirler. Kant’ın ifadesiyle söylenirse, “sintetik” olmalı (Kant 1995:15) ve “deneyden ve hatta bütün duyu uyaranlarından bağımsız”, (a priori) yargılar vermelidirler. Metafizik, kavramı gereği “empirik” (a posteriori) yargılar kullanamaz (Kant 1960:B1-2). Kant deneyden gelmeyen ve aynı zamanda, bilgimizi de genişleten yargılara “sintetik apriori” yargılar adını veriyor. Eğer metafizik, bir bilim olacaksa bu türden sintetik a priori yargılar üretebilen bilimleri örnek almalıdır. Saf doğa bilimi ve saf matematik bu tür yargılar kullanır. Bu tür yargıların varlığı bir olgu olarak ortada olduğundan sintetik a priori yargıların olanaklı olup olmadığını sorgulamak bile gerekmez, çünkü zaten bu tür yargıları kullanarak iş gören saf matematik ve saf doğa bilimi gibi iki bilim vardır. Böylece, aklın ve anlama yetisinin deneyimden bağımsız olarak neyi ne ölçüde bilebileceklerine ilişkin soru “saf aklın ödevi” olarak şu biçimi alır: “sintetik a priori yargılar nasıl olanaklıdır?” (Kant 1960:B20). Bu soru yanıtlanıncaya kadar “bütün metafizikçilere… işten el çektirilmiştir” (Kant 1995: 27) “Saf aklın ödevi” olarak ortaya konan sorun, sintetik a priori yargıları kullanarak iş gören bilimlerin kendilerinin nasıl olanaklı oldukları sorusunu da doğurur. Sintetik a priori yargılara ilişkin soru dört alt soruya ayrılır:

1. Saf matematik nasıl olanaklıdır?
2. Saf doğa bilimi nasıl olanaklıdır?
3. Genellikle metafizik nasıl olanaklıdır?
4. Bilim olarak metafizik nasıl olanaklıdır? (Kant 1960:20-24;1995:29)

Bu dört sorudan ilk ikisinin yanıtı insanın bilme yetilerinin yapısının da bir bütün olarak ortaya konması anlamına gelir. Üçüncü sorunun yanıtlanması insanın “bilme isteğinin”ürünlerinden biri olan metafiziğin insanın doğasına gömülü köklerinin aydınlatılmasına götürür. Dördüncü sorunun yanıtı ise metafiziğin yüzyıllardır yürüdüğü yoldan nasıl döndürülebileceğini gösterir.

Metafiziğin bir bilim olarak olanaklı olup olmadığını araştıran Kant’ın, “saf matematik nasıl olanaklıdır?” sorusuna verdiği yanıt, insanın bilme yetilerinin ilk basamağı olan duyusallığın yapısını ortaya çıkartır. Saf matematiğin olanağı şeyleri a priori görmemizi sağlayan duyusal görünün sadece biçiminde (“saf görülerde”) yatar (Kant 1995:32). Bu nedenle nesneleri kendi başına oldukları gibi değil, duyularımıza göründükleri gibi bilebiliriz. Böylece algılarımıza verildiği biçimiyle dünya “deneysel bir görünün belirsiz nesnesi” olarak “görünüş” adını alır (Kant 1960: B34). Bu saptama matematikteki sintetik a priori önermelerin olanağını gösterir. Duyusal görünün biçimini uzam (Raum) ve zaman (Zeit) saf görüleri verir. Geometri uzam “tasarımına” dayanır, aritmetik ise zaman tasarımına. Ama her iki tasarım da “saf görü”dürler (Kant 1995:31). Bu iki saf görü deneysel görüden, yani gerçek nesnelerin algılanmasından önce gelerek tüm duyu algılarının temelini oluştururlar (Kant 1995:33). “Görünüşlerin bütün gerçekliği” bu görülerle olanaklı hale gelir (Kant 1960:B46). Nesneler a priori olarak ancak bu saf görülere göre bilinebilirler.

Zaman ve mekan her türlü görünüşün “biçimi”dir (Kant 1995:33). Bu noktada “saf matematik nasıl olanaklıdır?” sorusunun yanıtı da elde edilmiş olur: Saf matematik uzam ve zaman “saf görüleri”nin bilme yetimizin ayrılamaz bir parçası olarak varolmaları sayesinde olanaklıdır. Ancak doğa-ötesinin bilimi olma savındaki metafiziğe ilişkin araştırma insan bilgisinin deneye ilişkin kullanılışının ilk basamağı olan uzam ve zaman “saf görüleri” ile olanaklı deneyin ötesine geçilemeyeceğini gösterir (Kant 1995:41). Yani kendi başına şeyler hakkında uzam ve zaman tasarımlarına dayanarak herhangi bir belirlemede bulunulamaz. Böyle bir belirleme savı bir “kuruntu”dan (Schein) ibarettir. Uzam ve zaman görüleri deneyin koşulları ile sınırlanmıştır.

Kant’ın ikinci sorusu “olup biten her şey her zaman varolan yasaların bir nedeni aracılığıyla belirlenmiştir” (Kant 1995:45) gibi önermeler ile ‘gerçekliği kanıtlanan’ saf doğa biliminin nasıl olanaklı olduğuna yöneliktir.

Duyusallık nesnelerden edindiğimiz tasarımların zamana ve mekana yerleştirilmesini sağlar. Ancak tasarımların zaman ve mekan görüleriyle birleştirilmesiyle oluşan yeni “tasarım” henüz bilgi değildir. Kant buradan aklın deney dünyasına ilişkin kullanılışının ikinci ─ve asıl─ öğesine “anlama yetisi”ne geçer. “Saf doğa bilimi nasıl olanaklıdır?” (Kant 1960:20-24;1995:29) sorusunun yanıtlanması insana özgü bilme tarzının ikinci uğrağının aydınlatılması demektir. Bu soruya verilen yanıt insanın bilme yetilerinin sınırının ortaya konduğu ve sınırın ötesi hakkında konuştuklarını iddia edenlerin, –“dogmatik” anlamda metafizik yapanların (Kant 1995: 124)– söylediklerinin epistemolojik değerinin gösterildiği yerdir de aynı zamanda. “Saf doğa bilimi” “şey”lerin doğal yapısının a priori olarak bilinebileceğini gösterir. Bu olanak ise deneyi olanaklı kılan koşulların araştırılmasıyla aydınlatılabilir.

1 | 2 | 3

.

Kaynak: Filozoflar ve Düşündüren Sözleri
.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s