Bir Rumeli Yolculuğu

Baki OZTURK

Kandil Dergisi, Agustos 2013

mostar köprüsü

Yol, yolcu, yolculuk, yol arkadaşı… Balkan yolu, ecdad yolu. Genç yolcu, gelecek yolcu. Tren ile yolculuk, iki hafta raylı rüyalar, akıllarda belki de benim aklımda Kutlu ve Uzun Hikaye. Yol arkadaşı 120 arkadaş, kitaplarım, kalemim defterim.

Yolun Balkanlar yani senin tarihinin yolunun olması heyecanlanmana yeter bir sebep. Bir de bu yolculuğun tren ile gerçekleşecek olması heyecanının mutluluk ile zirve yapmasını sağlıyor. Bilmiyorum daha önce yataklı trende yolculuk yaptınız mı? Başınızı yastığa koyduğunuzda ray ninnilerini, makas türkülerini dinlediniz mi? Küçüklüğümden bu yana yolculuklarımda işte bu demiryolu ezgilerini hep sevmişimdir.

İki haftalık Balkan Masalının başlayabilmesi işin Ankara’dan Edirne’ye yola çıktım. Daha doğrusu yola çıktık 15 kişi. Önceden tanımadığım 15 kişi ile başlıyor ilk yolum. 9 saatlik ilk serüven. Peki birbirini tanımayan 15 kişi nasıl oluyor da birbirine bu kadar yakın davranıyor? Neden birlikteyiz? Bu 15 kişi normal, yani gezi amacı dışında gidiyor olsa birbirine selam verir miydi? Molalarda birlikte bulunur muyduk? Cevaplar meçhul.

“Amaç insanları BİR edebilir” iddialı bir söz belki ama bunun somut örneğini mi görüyorum? 15=1(Kalın bir) Kalın bir çünkü asıl amacın dışında herkesin kendine özgü gayeleri de var. Ama bir birdir incesiyle, kalınıyla.

Edirne 92 sene Şahkent. Osmanlı’ya ecdada başkent.

Edirne Koca Sinan’ın taçbeyti, mimarinin Sinan’a şükranı

“Sinan gibi sevmedikten sonra ne ehemmiyeti var”

Sevmek Sinan gibi sevmek. Aşk ile sevmek, Aşk ile Sinan olmak. Zordur be azizim. İnsan sevdiğini nakşedermiş elinden geldiğince. Nakış aşkmış, güzelliği ise aşkın kuvvetindenmiş. Sevmiş Anadolu’yu işlemiş, sevmiş İstanbul’u işlemiş, Sevmiş Edirne’ye Selimiye’yi işlemiş.

Selimiye insana ne söyler? Selimiye asaletin, kudretin timsaliyim diye haykırır, saygınlığın emsaliyim diye fısıldar insanın kulağına. Sınırda heybetlidir, güçtür Batı’ya lakin minareleri azdır hürmet gösterir Mekke’ye…

Böyledir Selimiye Edirne’de.

Trende pasaport kontrollerine alışmanız gerekiyor. Gecenin bir yarısı ‘’passport control’’ sesi ile irkilebilirsiniz. İlk pasaport kontrolünden sonra memleket topraklarının yerini Bulgaristan alıyor. Evet Bulgaristan’da durmayacağız ama tüm Balkanlar için şunu söylemek gerekir gözünüzün alabildiğine uzanan ayçiçeği ve mısır tarlaları. Baktığınız her yerde size bakan sarı suratlar görüyorsunuz.

Bulgaristan’ı böyle transit geçmek zorundayız.

İlk durağımız Bükreş. Siyahın, beyazın kasvetli şehri Bükreş. Acaba hayatlarından renk çıkarılacak kadar kötü nasıl bir cürüm işlediler? Belki de benim nedenini bilmeden ‘’komünizm’’ kelimesi duyduğumda hissettiğim soğukluk bu şehrin iliklerine işlemiş. Aslında Bükreş’i Çavuşesku ve sonrası diye iki döneme ayırmak doğru olur. Soğuk Savaş ve komünizm etkisi ile Çavuşesku Romanya’da gri, tek tip ama sağlam binaları her yerde görüyorsunuz. Ve şunu söylemek gerekir ki Çavuşesku’nun müthiş bir bina yapma düşkünlüğü varmış. Kendisine yaptırdığı o ev, doğruyu söylemek gerekirse saray dünyada Pentagon binasından daha sonra bulunan en büyük yapı. Çok güzel bir ihtişamı bulunan bu sarayda bana kalırsa Çavuşesku yedi nesil yaşamayı planlamış. Büyük bir diktatörlüğün göstergesi olan bu saray için halk ekmek karnesine bağlanmış ve ülkenin parası buraya harcanmış. Rumenlerin bu sarayı gördükçe Çavuşesku’nun kurşuna dizilişine üzüldüklerini sanmıyorum. Halk açken bu kadar bina insanları bezdirmiş.

Rumenlerin geleneksel yemeğinin sebze yemeği olması beklide zayıf olmalarının göstergesi. Bu yüzden mutsuz görünüyor olabilirler. Mutsuz diyorum çünkü gözlerinin içi gülmüyor. Yaşlı ve durgun insanlar. Şehirle birlikte renklerini kaybetmiş gibiler.

Her yerin heykel ve büstlerle donatıldığı ‘’Balkanların Paris’i’’ Bükreş’i bir yönden Eskişehir’e benzettim. Bizdeki Porsuk gibi onlarda da şehrin ortasında nehir var. Ve nehir insanları etkiler genelde ama bu Bükreş için geçerli değil. Ruh kazanmaya ihtiyacı olan bir şehir.

Evet, Bükreş’le birlikte aklıma gelen iki şeyi söylemek istiyorum. Bankalar, kapitalizm yuvaları, eski komünist bir şehirde en lüks binalar. Ve şu soru:

“Seksek evrensel bir oyun mu?”

Tren hayatından bahsetmek istiyorum biraz da. Yani insanlarla tanışmak güzel geliyor bana. Bir sürü yeni dünya tanıyorsun, onlarla kaynaşıyorsun. Ayrı dünyalardan ayrı özellikler görüyorsun. Yelpazeni genişletmeleri ve yeni ufuklar kazandırmaları onlara bir karşı bir teşekkür sorumluluğu yüklüyor insana. Teşekkürler…

Okuduğu bölümler insanları gerçekten etkiliyor. Özellikle tıpçı arkadaşlar. Benim için birçok ağrı kesici aynı özelliğe sahipken onlar da şuran ağrıyorsa dur onu içme, eğer buysa al bunu iç tarzında bana komik gelen bazı davranışları var. Fotoğrafçılara ise ayrı bir saygım var, yakalamaya çalışmak anı, zamanı bir kareye hapsetmek herkesin harcı değil. Sesini eğitmiş olanların konuşmalarını dinlemek bile güzelken şarkılar türküler dinlemenin ne kadar güzel olduğunu siz tahmin edin. Balkan türküleri, akordiyon, yan flüt, ney, kaval…

Macaristan Budapeşte, Estargon, Strezne… Gerçekten ileride yaşamak isteyeceğim bir yer. Renklerin hayata karışmış olduğu, her binasının ayrı bir cazibesi olan şehir Budapeşte. Aslında Peşt , Tuna ve Buda’nın birleşiminden oluşan bir şehir.

Burada Tuna’dan biraz bahsetmek gerek. O meşhur türküde duyduğumuz “Tuna Nehri akmam diyor” cümlesi Tuna’yı gördüğünüzde anlam kazanıyor. Eğer “akmam diyor” ise cidden önemli bir durum söz konusu. Kendine has haşinliği ile uzanıyor şehrin ortasında Tuna.

Balkan ülkelerinde daha çok Müslümanlığın etkisinde olmayan, daha doğrusu Osmanlı izlerini silmeye çalışan ülkelerde binaların çok güzel görüntüleri, taş işlemeleri var. Bizdeki düz duvar yerine işlenmiş şekillerle oluşturulmuş, estetik açıdan güzel yapılar mevcut. Ve Hıristiyanlığı her yere nakşediyorlar. Bu bazen bir bina, bazen bir eşya, bazen de her otel odasında bulunan İncil’le oluyor.

Ecdadın eserlerini silmek batının en büyük zevki. Üzülerek dinliyorsun bunları ama bizden en ufak bir yer gördüğünde içinde tarif olmaz bir mutluluk doğuyor. Gül Baba türbesi de bunlardan birisi.

Estargon ise sana başka bir türkü ile sesleniyor. Duydukça gurur duyduğun bir o kadar da hüzünlü bir hikaye. Bir avuç dedelerimizin binler olduğu o destansı kale. Bu hikayenin yanında Estargon’da leziz ceylan eti …

Zagrep küçük bir başkent. Düzenli binalar ile oluşmuş bir şehir aslında. Gittiğimiz günün gecesi AB’ye girecek bir ülke Hırvatistan. Kutlamalar için hazırlıklar görüyorsun ama birçoğu yeni. Düşünüyorum da biz AB’ye girecek olsak en az bir hafta önceden kutlamalara başlarız. Sizce abartıyor muyum?

Belgrad “beyaz taşlar” şehri. Aslanlı çeşme meydanıyla uzanan ve şehrin kalbi olan bir cadde. Bu caddeye ‘’ sanat galerisi ‘’ de demek gerekiyor. Müzisyenler (onlara sokak sanatçısı demenin haksızlık olduğunu düşünüyorum) kuklacılar, ressamlar, farklı farklı birçok sanatçı. Hepsinin bu cadde boyunca bulunması bence orayı sanat caddesi yapmaya yetiyor da artıyor.

Sırplardaki bitmek tükenmek bilmeyen Türk sevgisini (!) görüyorsunuz. Ve Osmanlıya , Türklere karşı yaptıkları ve yapılanları da kahraman ilan ettikleri bir millet Sırplar. Kahramanlarının heykelinin bulunduğu yere İstanbul Kapısından girmemiz onları üzüyordur belki de…

Bosna. İçimizde kart tutmuş yaranın tekrar kanadığı ülke. Bilge Kralın ve nice şehitlerin şanlı ülkesi. Vardığınızda Müslümanların ‘’ topraklarınıza hoş geldiniz ‘’ nidası.

Bosna’dan çok bahsetmek istemiyorum, neden mi? Çünkü Bosna tek başına incelenmesi gereken, incelenmekten daha çok anlaşılması gereken bir yer. Hepinizden ricam, belki de bir vefa borcumuz Aliya İzzetbegovic’in bir kitabını okuyalım ve bir Fatiha gönderelim.

Her yerde kurşun izleri görmek insana dokunuyor. Yapılan zulümleri yerlerinde görmek kalbinize bir bıçak saplanmasına sebep. Bizler Müslümanlığı yaşıyoruz, temsil ediyoruz diyoruz. Kendimize soralım Bosnalı Müslümanlar kadar güçlü mü imanımız. Sırf Müslüman olduğu için eziyet çekmeye ne kadarımız dayanabilir. Sırp ve Hırvatların Türklerden intikam diye orada Müslümanlara Boşnaklara eziyet etmeleri, onları katletmeleri bize bir şeyler ifade etmeli, bizlere sorumluluklarımızı hatırlatmalı.

Gezdiğim yerleri kısaca söyleyeyim çünkü detay Bosna’ya saygısızlık olur. Saraybosna bir Türk kasabasından farkı yok, sana evinde hissettiriyor. Bakırcılar çarşısından bedestenine kadar Osmanlıyı hissediyorsun. Dükkanlarda Bosna bayrağının yanında Türk bayraklarını görmek hem muhabbetini hem de gururunu arttırıyor.

Mostar… Medeniyet köprüsü, kardeşlik köprüsü belki de ‘’ Evrensel Barışa Doğru ‘’ kurulan köprü ve o yolun sembolü. Bir ucunun Müslümanlara diğer yanının ise Hıristiyanlara ait mahalleler olması bunun en büyük göstergesi. Ama yakın zamanda yaşananlar insana “DON’T FORGET” şamarını vuruyor.

Bosna meclisi belki de oranın durumunu ortaya koyan ve dualarda yer almasını sağlayacak en güzel örnek.

Bosna birçok doğal güzelliğin, bir yutkunuşun ve üç noktanın ülkesi…

Üsküp, Yahya Kemal’in, Rahibe Terasa’nın, Vardar Ovası türküsünün şehri.

Belki de Üsküplü Üstad bize her daim kullanmamız gereken o öğütü beyitiyle Balkanlar için fısıldadı:

‘’Ne harabiyim ne harabatiyim

Kökü mazide olan atiyim.’’

Saraybosna, Amasya kadar bir Türk şehri Üsküp. Yabancılık çekmiyorsun. Özellikle Taş Köprü’nün ikiye böldüğü Türk tarafı ve Hıristiyan taraf diye Üsküp’te Türk mahalleleri Osmanlı fışkırıyor. O caddelerde dedelerimizin at arabaları, fayton, demir dövme, pazarlık … seslerini az bir dikkat ile duyabilirsiniz.

Türkçenin konuşulduğu, Türk mekânların bulunduğu, kırahat hanelerde çayını içip nargileni fokurdatabildiğin, Türkçe müziklerin çaldığı etraftan okey taşları seslerinin geldiği Üsküp akşamları. Bir nevi küçük Türkiye.

Osmanlıyı her yönüyle hissedebildiğin bir şehir. Orada hâla Osmanlı zamanından kalma başında kaç defa yamanmış fesiyle, kıyafetleriyle dedeleri görmek galiba bize ders vermeli.

Ohrid ise yine Makedonya’da çok küçük ama güzel bir kasaba. Yanındaki gölü ile küçük bir tatil yeri havasında.

Bu arada Üsküp ve Bosna’da insanlarla konuştuğumuzda Türkiye’nin misyonunu anlatan şu cümleler önemli:

“Siz sanıyorsunuz ki güçlü Türkiye sadece size yarar sağlıyor. Hayır orada, dünyada güçlü Türkiye burada bizim de elimizi güçlendiriyor. Yani ne kadar güçlü Türkiye o kadar güçlü Boşnak Müslüman ve güçlü Üsküp.”

….

Artık İskender’in Makedonya’sından son ziyaret yerimiz Yunanistan’a geçiyoruz. Yunanistan’a bizim Ege denmesine şaşmamak gerek. Selanik kordonunun bir İzmir Karşıyaka kordonuyla aynı olması, Kavala’nın ise Muğla, Bodrum, Kuşadası’nın bir kopyası olması en büyük örnek.

Selanik Yunanistan’ın ikinci büyük şehri ve orada yaşanan krizi anlatıyor. Sokaklarda her yerde duvarlara yazılmış yazılar, insanların konuştuğunuzda konuyu sürekli krize bağlamaları durumu özetler nitelikte.

Yunan insanı ile Türk insanı arasında galiba sadece dil ve din farkı var. Sima ve davranış olarak da bize en çok benzeyen millet.

Kavala hakeza dediğimiz gibi Türk tatil şehri gibi. Meşhur kurabiyelerine diyecek bir şey yok. Bir de kimilerine göre kahraman, kimilerine göre hain, kimilerine göre bencil vali Kavalalı Mehmet Ali Paşa. Kılıcını çekmiş heykeli ile Yunanların gurur duyduğu bir isim.

Evet, bir Balkan masalı böyle sona eriyor. Özetle Balkanlar ile ilgili naçizane birkaç önermede bulunacağım:

  • Balkanlar gezilip görülmeli, incelenmeli. Kaynak olarak ise başta Dış Politika Akademisi Balkanlar Raporu okunabilir.
  • Balkan, Rumeli müzikleri muhakkak dinlenilmeli.
  • Bosna unutulmamalı.
  • Tarihine bizim kadar söven başka bir millet yok. Herkes iyisiyle kötüsüyle sahiplenirken bizim ondan kaçmamız acınası.
  • Hey gidi Osmanlı kıymetin bilinmeyecek kadar büyükmüşsün.
  • “Kurallar çiğnenmek için var” kuralı bizde geçerli. Onlar en ufak bir trafik kuralını çiğnemiyorlar.
  • İrtica Avrupa’da aşırı derecede hortlamış.
  • Türkiye ve Türkiye’deki olaylar dikkatle izleniyor, inceleniyor.

Şu sözleri de unutmamak gerekir. Tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın şu üzüntü verici ama haklı vecizi : “Biz Balkanlarda toprak kaybetmedik, vatan kaybettik.” Diğeri Bilge Kralın; “Ne yaparsanız yapın ama soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır.”

http://www.kandildergisi.com/2013/08/rumelide-ruyadan-yasamak-icin-uyanmak/

Reklamlar

2 Comments

  1. Super !! Aslında gezmeyi seven insanlarla tanışmak isterim.ben gürcistanda idim ve gürcü sınırındaki machael denilen ARtvin yaylalarindaydim olağan ustu bir doga ve insanı deliye çeviren oksijen deryası ….

  2. Husûsen, ilk mektebe başladığımda Zağgi’mden tâ Erzincan’a gitme şartlarımın, o günün şartlarıyla mecbur kıldığı ve iyi ki öyle olmuş, hayatımın en hoş zevki olarak, gitgide tutku haline getirip, bugün de, her adı veya bahsi geçtikçe en sihrî ve şi’rî tedailerle hayalhanemde aksülâmellere vesile olan güzelliklerin buluşturduğu demiryolu ve tren seyahatiyle âdeta yazı boyunca kendimi zevkten zevke konmayla içinde hissettiğim Rumeli Seyahatini büyük bir zevkle okudum: şükranlarımla…

    Mustafa BENKLİ ( Zağgili )

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s